6 Şubat 2019 Çarşamba

Tek kişilik tiyatro: Tufan

Ormanın bittiği yerdeyiz. Seyrekliğiyle insanı hayrete düşürecek ağaçlar serpilmiş yolun kenarına. Gövdeye yapışık duran papatya mimoza kırması çiçekler var minik minik, yere serdiğimiz kareli kahverengi örtüyü hafifçe yukarıya kaldırıyorlar. Örtü utanıyor, aşağı doğru bükülmeye çalışıyor çiçekler seviniyor göğe doğru yükselmeyi deniyor.

Ne diyorlardı buna? Dikotomi miydi? Ying yang mıydı? Yok yok başka bir adı olmalı bunun.

Benim ağzım laf çevirmez biliyorsun, sen bul işte buna bir isim.

Zirveye çok az kalmıştı. O kadar yukarıya yükselmiştik ki neredeyse deniz seviyesindeki sıcaklığın 1 derece altına inmiştik. 200 metrede 1 derece miydi? Ne dersin?.. Zaten boğazdaki en küçük adaydı ayaklarımın altında duran yer.

Gitmeye saniyeler kala son bir kez sarılıyoruz. Benim tek ayağım havada düşecek gibi yapıp sıyrılıyorum senden. Kokumu içine çekerken nefesinin kulağımda estirdiği rüzgarı hiç duyamayacaksın. Kollarından ayrılıyorum ama ayaklarım birbirine dolanıyor ellerim hareket yeteneğini kaybediyor ve yokuşlardan aşağıya yuvarlanmaya başlıyorum. Ramazanın bilmem kaçıncı günündeyiz. Etrafta yemek yiyen insanlar var. Açık dükkanların dışarıya dizdiği masaları deviriyorum. Bisikletiyle yukarıya çıkmaya çalışan bir çift sevgiliyi ezip geçiyorum. Gemilerin kalktığı limanı, vapur iskelesini hızla geride bırakıyorum. Kulağıma bir ses doluyor o an "Hiç gelmemeliydik.". Kendimi durdurmaya çalışıyorum ancak nafile denizin dibini boyluyorum. Yosunlar selamlıyor, istavritler ayaklarımı gıdıklıyor, uskumrular çoraplarımı çıkarıyor. Gözlerimi açamıyorum 4 numara miyop olduğumdan, oysa ne güzeldir şimdi denizin dibindekiler. Bir ses kulağıma üflüyor yeniden "Aramıza hoş geldin, bundan sonra senin adın köpek balığını kovalayan çılgın hamsi olsun."

Önce Müslüm'ün ağzından, ardından Şebnem Ferah'ın sesinden dinlediğimiz Sigara parçası ile uyanıyorum bu sabah. Hayır, alarm sesi değil. Yakınlardaki küçük bir giyim mağazası açmış son ses. Uyanmamak için sağır olmak gerekiyor.

Yine rüyamda seni gördüm. Kendimi kendime hapsederek cezalandırdığımı anlatıyordum. Ayrıca bunu daha kaç kere anlatmalıyım sana? Şimdi de bir yanımda okumadığım kitaplar duruyor diğer yanımda yorgun düşmüş insanların yükleri. Kim sahiplenecek bunca derdi? Bir ucundan sen tut diğer ucundan ben... Zaten artık tüm yükü omuzlarıma alabilecek kadar dirayetli değilim.

Dün büyük bir fırtına kopmuştu Marmara'da sadece gereksizlerin boğulduğu ve elbette tüm masumların yüzerek Nuh'un gemisine ulaşabildiği bir tufandı.

Tek kişilik bir tiyatro oyunu yazmak istiyordum halbuki bu cümbüş de nereden çıktı?

Kendime bir sahne kuruyorum. Sadece kendim için... Hiç umut etme bir tek bana ait. Tüm sevdiklerimi demir parmaklıkların ötesine yerleştireceğim. Sonra bütün perdeler kapanacak tıpkı penceremdekiler gibi. Güneş ışıklarının içeriye girmesini engellemek için, küsüp sustuğumuz, Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgalarının aramızda estiği gerçeği kimsenin inkar edemeyeceği boyutta. Çünkü ne sevmeyi ne de terk edebilmeyi becerebildik.

Sabah sabah yine susadım. Mutfağa gittim, büyükçe bir bardaktan su içmek istedim. Bardak ellerimden kaydı, odamın pencereleri kırıldı, içerisi sularla doldu.

Kovalamaca başlasın.

3 Şubat 2019 Pazar

Döngüsellik ve Temsil: Giriş

Başladığın yere geldiysen eğer 'tekamül' başlar.
Dr. Sait Başer

'Döngüsellik' ve 'temsil' olguları üzerinde neredeyse bir aydır zihnen meşguliyet halindeydim. Nihayet 10 Ocak günü yazdığım yazıya yeni bir düzenleme getirecek kadar bilgi biriktirebildim. Ara ara ekranı açıp tek kelime yazmadan kapatmak gibi garip hareketlerde bulunsam da son kertede bu 'ön yazı' ile hep beraber bismillah diyoruz.
(3 Şubat 06.43)

Hipotetik bir deneme
Döngüsellik doğurganlığı simgeler ve temsil döngüseldir. Temsil döngüsel ise doğurgandır dolayısıyla temsil yani doğurganlık tekamülü getirir ve bir düşüncenin tekamül noktası temsildir. Buradan bakarsak 'tekamül' doğurgandır ve doğrusal değildir. Doğurganlığını, düşünceyi yürütürken farkına varmadan başlangıç noktasına çekişine borçludur. Bu başa dönme hali ancak döngüselliğe dahil olmamış bir bilinç tarafından fark edilebilir çünkü döngüselliğin başı ve sonu birdir. Dolayısıyla döngüsellik ve temsil bilincin de düşüncenin de tekamülü olur.

Başlıyoruz
Tarih 10 Ocak 2019, sabah vakti Eminönü'nden kalkar Üsküdar vapurları. Eşlik eden bir  grup 'martı' var. Sert bir rüzgar esiyor. Gök yırtılırcasına... Martılar hiç olmadığı kadar yüksek sesten bağırmaya başlıyor. Kanat çırpışlar sonuçsuz... Havada kalma çabaları boşa çıkıyor. Sağa sola savrulan bir martı vapurdan dışarıya baktığım pencereye çarpıyor. "Dan!.." diye. Ardından martıya ne oluyor bilmiyorum. Beni vapurun penceresinden seyrettiğim 'Kız Kulesi' manzarasından sıyırıp götüren düşünceler yeterli oluyor.

Temsil nedir?
Konuyla alakalı internette gezerken şöyle bir yoruma rastladım. 
"Temsil, düşüncenin akışında kendi devinimini barındırır ve düşüncenin yönünü değiştirir. Düşünce akışını durdurarak bir temsil elde ediyorsun. Temsilin kendisi ise döngüsel bir devinim içinde. Bu döngüsel devinim, düşüncenin yolunu değiştiriyor ve düşünce akışına devam ediyor. Yeni bir durakta, yeni bir temsil beliriyor. Düşüncenin akışı aslında hiç durmuyor, düşüncenin özsel hareketi, düşünceyi durdurarak elde ettiğimi sandığım temsilin döngüsel hareketine geçiyor. Düşüncenin akışını, sürekli devinim halinde olan ve sınırlı zamanda meydana gelen çizgisel hareketini, döngüsel harekete dönüştüren bütün temsiller, aslında kendi içlerinde sürekli dönüşen temsiller barındırırlar, bu döngüsel hareket iç – dış ayrımı yok ederek hangi temsilin hangi temsil içinde olduğunu belirlemeyi imkansız hale getirir. Temsillerin döngüsel olarak devinerek sürekli birbiri içine girmesinin temsili, bilincimin temsilinin kendisidir. Bilincim kendini temsil ederek var oluyor çünkü kendinde şey olarak bilincim kendi kendinin bilincine varamıyor. Bilincim bir süre de olsa var olmaya yazgılı, var olmasını mümkün kılan ise temsil üretme etkinliğidir. Kendi temsilinin içinde sürekli dönüşerek, düşünceyi ya da düşünerek kendi temsilini mümkün kılıyor. Kendi temsilini, kendine temsil ettiği an; kendine çizdiği sınırları sürekli aşıyor, daha ilerisine uzanıyor. Kendini devinimsiz olarak asla temsil edemiyor çünkü buna ulaştığını sandığı an, başka bir devinimi istemsizce başlatmış oluyor. Bu anlamda, bir bilincin noumenon olabilmesi için başka bir bilincin; bu bilincin bilinçsizleştiğini bilmesi lazım. Bu da ancak yaşayan bilincin öldüğünü, bilinçsizleştiğini gözlemekle mümkün." 

Döngüsellik ve doğurganlık
Domestik, 'iç olma' anlamını taşır. Yani çevrelenmiş, mülkiyeti ilan edilmiş yer. Peki, nereye domestik alan diyebiliriz? Bir 'ev'? Peki ama hangi ev?.. Tutsak birinin hapsedildiği bir yer olarak ev?.. Kalbimin ve akciğerlerimin durduğu bir alan olarak göğüs kafesi?.. Ev sahibine yakalanmamak adına salondaki sandığa giren hırsız için sandığın içi?.. Küçük çocukların bahçede dalından koparıp ısırdığı domatesin içindeki yapıyı korumak için çeper ile sarılı olması bana hep bu sahneleri düşündürmüştür. Ana rahminin içini dışından ayıran duvarlar mesela?.. Yine domestik alanın tanımına uyuyor, kanaatimce. Başladığımız yeri unutup 'dünyada' tam tur dönmeye çalışmak gibi olsa gerek domestik alanı temsil edebilmek. Belki, gece uyumadan önce hep aynı kişiye mesaj atmak da bu döngüselliğin bir tezahürü olabilir?.. 'Daire' formu için ortaokul matematik öğretmenim '...dairede sonsuz nokta ve sonsuz açı vardır.' demişti. O gün itibarıyla bu cümle zihnimde döndü durdu. Liseden mezun olacağım sene dahi matematik öğretmenlerime bu soruyu onları test edercesine sormuştum. Bu bilginin tâ o zamanlar bende niçin bu kadar oyalandığını da zaman içerisinde düşüncenin temsiliyeti arttıkça anlama imkanı bulacağımı düşünüyorum.

İhmal ve döngüsellik
İnsan diğer tüm canlılara nazaran çok daha ileri yetilere sahiptir: Akletme ve anlamlandırma. Bu yetiler bizi seçilimde gerçekten öne geçirmiş midir? Bir insanın yaptığı ihmallerin, göz ardı edişlerin kaçta kaçını diğer canlı formlarında görebiliriz? Pek ala bunun için geçmişe dönüp kendimizi telafi ve tedavi etme imkanımız var mı? Son pişmanlık gerçekten fayda etmez mi? Yoksa yeni bir döngüselliğe dahil olarak geçmişin yüklerini yeni anlama nesneleri haline getirebilir miyiz? Deneyimlerimize kaç tane soru sorabiliriz? Doğrusal ve döngüsel olarak iki çeşit zaman yaşadığımızı düşünürsek zamanın döngüselliğinde kim efendidir kim köledir? Köleler efendilerini nelerden hesaba çekebilir. Bu döngüsellik hipotezimizde bahsettiğimiz doğurganlığı taşır mı? İhmaller, ihtiyaçlar ve döngüsellik üçgeninde bu konuyu tartışmak mümkün müdür?

Bu bir anlama teşebbüsü
İşte bu yazıyı ortaya koyan şey, bugüne dek karşılaştığım döngüsellik ve temsil izleklerinin bende oluşturduğu yankıdır. Bu izlekleri elimden geldiğince derli toplu biçimde bir araya getirmeye  gayret edeceğim. İzleklerimizi yani düşünceyi takip ederek (fikr-i takip) düşüncemin olgunluğa erişmesi (tekamül) için yeni temsillerden yeni anlamları doğurtmaya cür'et ediyorum.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle. 
Esen kalın



31 Ocak 2019 Perşembe

Ölüler evi

Puslu bir geceye uyandık ben, sen ve fonda çocukluktan kalma anılarım. Ne de olsa finallerim de bitti. Gündüz uykusuna yatabilirim artık ve gecenin bir vakti uyanabilirim. Canım nasıl isterse yani... 

Üsküdar'dayız bir akşam vakti. Sarı kıvırcık saçlarını geriye atarak okuldan çıkıyor kardeşim. Gözlerinden okunuyor büyük adam olmanın hikayesi. Sonra annem geliyor vapur iskelesinden bana doğru. Buluşuyoruz ve birlikte yemek yemek için bir yerler arıyoruz. Mc Donald's'da ne işimiz var ben de pek çözemiyorum. Annem
"Çocuklar ben balık yiyeyim. Siz takılın burada." Diyor.
Halbuki ondan beklenen
"Haydi hep beraber balık yiyelim." Cümlesi olurdu... Kendisi obeziteye savaş açmasıyla meşhurdur.
Ayrıldı bizden, kardeşlerin de annelerinden sakladığı sırları olur. Gizlileri döktük masaya.

"Geçen gece..."diye söze girdim.
"Geçen gece, dolunaydan mıdır bilinmez, yalın ayak çıktım evden. Yerlerde tozun 'te'sine bile rastlayamazsın ama öyle temiz etraf. Sakin sakin gittim mahallenin bakkalına. Ben görmeyeli epey kalabalıklaşmış buralar, enflasyon bu bakkala iltimas geçmiş demek ki. O küçük bakkal birden kocaman marketlerden birine evrilmiş öyle ki tuvaleti bile var! Hem de bir sürü. Buna rağmen tuvaletlerin kapısı kırık, fayansları sökük, kapkara betondan zemine basıyorum çıplak ayaklarımla. Beyaz tüller yeri süpürüyor. Eteklerimin rengi isleniyor, pisleniyor. Bir paket kıt kıt alıp çıkıyorum oradan. Arkamdan birisi fısıldıyor sonra "Burada kalacaksın, konuşacağız." Arkama bakıyorum kimsecikler yok. Mahşeri kalabalığın arasında kim diyebilir bunu?.. Henüz buna aklım ermiyor. Kasada gençten bir adam duruyordu, yanakları içe çökük. İkinci bakışımda göremedim ne hikmetse. Yok oldu gitti. Geldim evime, yine aynı yoldan buldum kendimi. Ayaklarımın altına baktım pislenmemiş hiç. Sence deliriyor muyum?"
"Evliyaların olur öyle kerametleri."
"İlahi kardeşlik, ne güldürdün beni."
"Kadrolu olmaz bu iş, biliyorsun."
"Kırmızı rujlu, kola içen evliya. Bak sevdim ben bunu."
"Hiç kendini kaptırma hemen geri alır kosmos bunu senden."
"Ne yapayım peki?"
"Affet!"
"Konu ne ara affediciliğe geldi?"
"Kendini affet."
"Evliyalığı sana devredeceğim söz. Yeter ki konuyu saptırma."
"Minicik bir kız çocuğu olarak kalmak isterdin. Bilmiyorum sanıyorsun."
"Günlüklerimi mi okudun yoksa?.."
"Hayır, gözlerine baktım abla."
"Ne olmuş baktıysan?"
"Rimelin akmış."
"Çantamı uzat, hemen, ya da dur dur, ayna var içinde bir de ıslak mendil, sen sadece onları uzat."
"Abla!"
"Efendim canım?"
"Rimelinin akması önemli değil, insanlar seni unutur ama sen kendini unutamıyorsun. Şuan kimse bize bakmıyor."
"Evet, her geçen gün çekiciliğimi kaybediyorum."
"Ya hu bir kere de doğru anla beni. Çekicilikten bahsetmiyorum. Kimsenin umurunda değiliz. Bir sal kendini."
"Peki sonra?.."
"Sonrası basit, Freud çakması bir psikolog bulacaksın. Çocukluğuna ineceksiniz."
"Dalga geçme ablayla çarpılırsın."
"Ablacım, bir psikologtan yardım alabilirsen eğer kendinle yüzleşmen daha kolay olur. Gece yarısı yatakta fır dönüp, sınavlara son dakika yetişmekle olmaz bu iş, toparla kendini. Kendinle barış, bak tanıdığım bütün evliyalar böyle tembih eder müritlerine."
"Dilini iğne iplikle dudaklarına dikeceğim birazdan. Sanki kaç tane mürşit tanıdın da ahkam kesiyorsun bre cahil?"
Gülüştük biraz. Sonra cevap geldi. İlle laf yetiştirecek.

"Evliya diye senden gayrı kimseyi tanımam ben."
"Aferin yavrucuğum, şimdi öp elimi ardından bir şişe su al gel. Hamburgerim soğudu senin yüzünden."
"Ah ablaaa..."
O su almaya giderken annem geldi yanımıza. Şöyle güzelce kuruldu sandelyeye. Ben buraların tek hakimiyim diyen bir ifadeyle. Kumral saçlarını ensesinde topladı sonra baktı ki henüz yemeğimiz bitmemiş kutudaki patateslere uzattı parmaklarını.
"Ay çok sevimli duruyorlar."
"Anne, sağ gösterip sol vuruyorsun son zamanlarda."
"Ay çocuğum sorma. Geçen hafta 61 kiloydum, bu sabah bir baktım ki 64.5 olmuşum. Depresyondayım evladım. Patates yemişim çok mu?"
"Menopozdan olmasın?"
"Sus kız hatırlatma durduk yere. Kardeşin nerde?"
"Mürşidine su alacak. Gelir birazdan."
"Tarikat mı olacaksınız başıma? Aman Allah'ım, al beni Ya Rabbim. Tövbe estağfirullah."
"Anne sakin ol."
"Şekerim, tansiyonum... Ay hepsi birden düşüyor bir de Allahsızlar. Gözlerim kararıyor. Bana birşeyler oluyor Sude."
"Annecim sakin ol. Gelir şimdi. Bana su almaya gitti. Çalışsın biraz niye ayılıp bayılıyorsun?"
"Mürşit dedin. Yoksa Hurşit mi dedin de ben yanlış anladım."
"Yok anne ne Hurşit'i..."
"Neyse... Mürşit demediysen sorun yok çocuğum."
"Tamam anne al sen patatesleri ye."
"Olur yavrum."

Kardeşim elinde su şişesiyle bize doğru yaklaşıyor. Annem sesleniyor,
"Oğlum, Hurşit'e su almayı unutmadın değil mi?"

21 Ocak 2019 Pazartesi

Çizmeler

"Sen sanıyorsun ki güçlü görünürsem güçlü olurum. Kendini kandırıyorsun. Aynaya baktığında gördüğün bir harabeyse eğer kimin sende ne gördüğü hiç önemli değil. Kendine bak! Nesin sen? Metruk bir bina, hem de betonarme. O kadar güçsüz ve kırılgan. O kadar kalitesiz malzemelerden yapılma."

"Çok biliyorsun sen."
"Sus sakın ağzını açıp konuşma. Saatlerce yerlerde kıvranarak düşüncelerinle boğuştuğunu anlamıyorum sanıyorsun değil mi? Gözlerinin etrafındaki çizgileri okuyamıyorum sanıyorsun. Sana kızıyorum, yok yok, acıyorum. Kendini hapsettiğin o kafes var ya hani... Benim gibi dışarıda tuttuğunu sandığın insancıkların bir kısmı içerde ne olup bittiğini anlayabiliyor."
"Hiç de bile!.. Ben göstermesem kim görecek yaralarımı? Sen mi? Konuşman için sana fırsat veren benim. Ben istemezsem bana dair hiçbir şeyi göremezsiniz."
"Emin misin?"
"Evet."
"Peki o zaman. Aç bileklerini!"
"Ne!?"
"Aç bileklerini dedim!"

Yere doğru büküldü. Çizmelerini çıkardı. Sonra çoraplarını sıyırdı ayaklarından. Çarpık çurpuk parmakları vardı. Toplasan benim ayaklarımın yarısı etmezdi. Paçalarını yukarı çekti ve gösterdi. 
"Halhalı da çıkarayım mı?"
"Hayır!" dedim. Kendini savunmasına izin vermeyecek bir hızda ona doğru ilerledim. Kollarını sıkıca kavradım. Bir müddet çırpındı. Neden sonra gevşedi külçe gibi bıraktı kendini. Teslim oldum diyen bir tavırdı bu. Yavaş yavaş bıraktım onu kendi haline, o da kazağının kollarını sıyırdı.
"Aferin yola geliyorsun."
"Çok konuşma!"
"Evet, diğer kolunu da aç."
"Görüp ne yapacaksın. Biliyormuşsun işte."
"Beni sorgulama."
"Git buradan."

Diğer bileğini açarken gözlerinden ince yaşlar sızmaya başladı. Yanağındaki beni teğet geçti. Odayı tentirdiyot kokusu sarmaya başladı. Kendini küçük bir çocuk gibi hissediyor olsa gerek, gözlerime bakkaldan sakız çalmış muzur kız çocukları gibi bakıyordu. 
"Oldu mu?" dedi.
"Hem de ne güzel oldu." diye karşılık verdim. Omuzları öne doğru düştü. Boynu artık beyninin içindekileri taşımaktan mıdır nedir, güçsüz bir düşüş yaşadı. Kendi hiçliğine düştü. Ordan çıkıp evrenin içindeki hiçliğe hapsetti kendini. Kilit üstüne kilit vurulmuş sandıklar gibi göründü gözüme. Sır dolu ama aslında açılması çok da zor olmayacak kadar eğreti... Pantolon paçasına tutturulan teğeller gibi ha düştü ha düşecek. Sesimi yumuşattım.
"Yorma kendini."
"Bir sebep ver bana!"
"?!?"
"Ölmek için bir bahane ver. Bir cümle yetebilir belki."

"Sen sanıyorsun ki güçlü görünürsem güçlü olurum. Kendini kandırıyorsun. Aynaya baktığında gördüğün bir harabeyse eğer kimin sende ne gördüğü hiç önemli değil. Kendine bak! Nesin sen? Metruk bir bina, hem de betonarme. O kadar güçsüz ve kırılgan. O kadar kalitesiz malzemelerden yapılma."
"Haklısın."
"Haydi, öl şimdi."
"Ne demek istiyorsun?"
"Diyorum ki, yapabileceksen yap. Gözlerimin içine bakarak..."
"Buna tahammül edebilecek misin?"
"Cesaret edebilecek misin?"
"Niçin?"
"Sus, korkak."
"İyi, sustum."

"Bu sabah uyandığımda bir koku duydum. Dereotlu poğaça kokusu... Bir müddet gözlerim kapalı kaldı. Açmak istemedim. Ellerimle çektim yorganımı saçlarımı da örtsün ve yok etsin beni diye. Sıktım dişlerimi, ellerimin etlerini yolmaya başladım yeni manikürlenmiş tırnaklarımla. Geç dönem ergenlik diyeceksin sen buna. Oysa benim için adı da soyadı da hasret. Biraz kıvrandım dizlerimi göğüs kafesime kadar çektim. Nefesimi sakladım ciğerlerimde. Keşke ıslak kül tablası kokusu gelseydi burnuma diye çok geçirdim içimden. Ama bu bildiğimiz dereotlu poğaça kokusuydu. Hem de buram buram doluyordu odama, ciğerlerime. Yorganı attım üzerimden. Meğer daha önce hiç yere basmamıştım bugünden evvel. İç çamaşırlarımı doldurduğum çekmeceyi açtım. Her şeyi dışarıya boşalttım. Ne var ne yoksa halının üzerine yığdım. Eski bir fotoğraf duruyordu karşımda. Yıllar önce, henüz daha ergenliğe yeni girmiş bir erişkin adayıyken saklamıştım bunu buraya. Aldım avcumun içine. Kundakta bir bebek, annesinin kucağında öksüzlüğün ne olduğundan habersiz öyle mırıl mırıl horultularla uyuyor. Anne, baba, kundak...  Sonra öpücüklere boğdum o nostalji kokulu fotoğrafı. Yeniden yeniden öptüm. Geceden kalma ağrılı başımla yarısı yastık yüzüme yarısı da suratıma akmış makyajımı renkli yüzeyine bulaştırarak. Elinden gelse bebek durduracak zamanı, bilse olacakları... Uykumdan uyanabilseydim bir... Mutlaka dur derdim... Mutlaka derdim. 'Ağzı süt kokulu yalnızlık mı olurmuş?' deyip isyan edecekti belki akışa, gidişe ve vedalara. Ruhu henüz külden ayrılmayan canlıların depremleri hissettiklerini söylemişti nenem geçen... Duyduğum halde izin vermişim ya gitmelerine, kendime şaşırıyorum çoğu kez."
"Ne diyorsun sen?"
"Şimdi sen sus."

"Dinlediğim son ninniyi hatırlayamıyorum. Son kez saçımı ördüğü günü bilmiyorum. Beslenmeme ertesi günden kalmış yemekleri koymadı mesela hiç. Onun yerine nenemler yaptı bu tip şeyleri hep. Kızgın mıyım? Tabii ki kızgınım. Hem de nasıl? Kendimi neden affedemediğimi anlayabiliyor musun? Duyabiliyor musun beni? Kış çocuğuyum ben kışı kapatırken gelmişim üşümek nedir bilmem normalde. Ama bu sabah yorganın altında üşüdüğümü hissettim hem de iliklerime kadar. Hani bütün İstanbul'a koca bir canavar saldırsa evimi yıksa beni alsa götürse bu kadar üşümem. Belki mutlu bile olurum. Öksüzlüğe bir çare bulur diye. Ellerim arasından kayıp düştü fotoğraf. 18 yaşıma kadar salıncaklardan kaçtım. Nedenini yeni öğrendim... Sen sanıyorsun ki ben hiçbir şeyi kaybetmeden kendime bir dünya yaratıyorum hiçliğin ortasında. Yitik, yıkık bir dünya kuruyorum zannediyorsun. Hayatım, onun sesini özleyerek büyüdüm. Gözlerini arayarak baktım sokaktaki kadınlara her seferinde. Anneannemde bulmak istedim bulamadım. Babannemde aradım denk gelemedik. Sallanarak durmuştu benim dünyam o gün döküle döküle anne sütünün bereketi yüreğimden. Melek oldu diye anlatıldı bana hep. Acaba duyuyor mudur dersin? Gülümser mi bana şimdi? Saçlarımı örer mi? Birkaç gün örgülerle dolaştıktan sonra kıvırcık olsun diye salık bırakır mı saçlarımı? Yoksa bitlenmemden korkup at kuyruğu mu yapar? Benim saçlarım da hemen elektriklenir biliyor musun? Örse bile kıvırcık olmaz. Olsa olsa kabarık koca bir kuyruk olurdu zaten. Doğayı çok seviyordu diyorlar bilenler, tanıyanlar. Bizim memlekette bir çay akar dağdan denize dikine, kenarlarında çiçekler biter kendiliğinden, kelebekler ve arılar gezer özüt toplar çiçeklerden. Ardından serin serin rüzgarlar eser denizden iç kesimlere doğru. Buz keser ortalık. Ben üşümezdim ta ki bu sabah burnumun direğini kıran o rüzgar esene kadar. İliklerimden titreyen bir çocuk doğdu kucağıma bu sabah. Elinde eski bir fotoğraf. Büyük felaketin enkazından birkaç gün öncesi henüz. Yıkıntıların içinde beşiğe sıkışmış toz duman arasında nefes alabilmeyi başarmış onlarca insandan biri olarak bugün bileklerini sana gösterip nasihat dinliyor... Madalyonun öbür tarafındakileri sen görebiliyor musun peki? Ölüm kokusunun burnuna dolduğunu hissedebiliyor musun? Varlığını borçlu olduğun iki can damarının kan kokusuyla, kurtulma umuduyla, çığlıklarıyla ve ceset kokusuyla kaç saat yaşayabilirsin? Gözlerime bak! Kaç yaşında olsan buna dayanabilirsin? 6 aylık bir bebeğin hafızası mı kuvvetlidir senin mi? Yıllarca salıncaklardan neden korktuğunu bilememek gibi gariplikleri yaşamayı hiç denedin mi? Deneyemezsin. Beceremezsin de... Şimdi beni bırak. Yıkıksam kendime yıkığım ben. Sana değil."

Çoraplarını giymeye çalıştı beceriksiz hareketlerle. Çizmelerini uzatmak istedim. Kolumu ittirdi.
"Kendini didiklemekten vazgeç." dedim
"Seni mi didikleyeyim?"
"Bunları ilk defa duyuyorum senden. Bunca zaman..."
"Sana kendimi açmazsam göremeyeceğini söylemiştim."
"İzin ver beraber her şeyi güzelleştirelim."
"Çizmelerimi ver!"

Oturduğu yerden kalktı. Gözlerime baktı. Bileklerini avuçlarıma doğru uzattı. Gözleri kapalı. Göz yaşları sızıyor ince ince. Sarılsam kemikleri kırılır diye korkuyorum. Burnumuza dereotlu poğaça kokusu geliyor. Kollarını boynuma doluyor. Sessiz bir sözleşme imzalıyoruz o an. Kimsenin duymadığı ve görmediği bir davanın sonucu gibi...


8 Ocak 2019 Salı

Cephe: Savaş ve aşk, Nietzsche ve Schopenhauer

Savaşa kısa bir bakış
Kekik kokuları dolar burnumdan içeri, hasta eder beni, öyle bayılırım, öyle severim ki bahar mevsimini, ilk de olsa son da olsa... Ardından kara kış vakti bozkırda rüzgara kancayı takmış dört nala koşan bir atın terkisinde uyanırım, aksak adımlar nallardan tokurtular çıkarır ve saçlarım yaz güneşiyle beraber sırtıma vurur. Kaburgalarım sarsılır. Ellerim dizginlere daha sıkı tutar. Atın yelesi, güvercinde kanat gibi çırpar gökyüzünü.

Tasvir malzemeleri
Aşkın bir metafiziği var mıdır? Bilemiyorum. Schopenhauer bu isimde bir kitap kaleme almış. Kitap da iyi ve kötü yönde oldukça eleştirilmiş. Dünya bir savaş alanı mı? Bu savaşın tarafları kimler? Her gün bir sürü insan ölüyor ve doğuyor ama kaç tanesi halinden memnun ve bu durumda aşkın rolü nedir? Peki ya biz?.. Biz de memnun muyuz kendimizden? Memnuniyet ile kavga arasındaki bağ nedir? Belki bağlantısızlık nedir demeliydik. Salvador Dali niçin akıp giden zamanı eriyen saatlerle tasvir etmişti? Şizofren miydi yoksa onun hayat kavgasındaki üslubu bu muydu? Peki, bize sorsalar ve deseler ki "Var oluşunu anlat, tek bir kareyle, tek bir çizimle." Ne yapardık da resmederdik hikayemizi.

Sağlam gen bankası
"Aşk" dedi orta yaşlı kadın. Parmaklarını saçlarındaki seyrek beyazların içine daldırdı.
"Bir tomar paradan başka ne olabilir ki?" Cümleyi karşısında duran daha genç görünümlü adam tamamladı.
"Onu satmak için önce aşık mı olmalısın?"
"Hayır, bir kadını satabilmek için öncelikle ona sahip olmalıyım."
"Nasıl?"
"Sevgi dediğin şey zaten daha sağlam genlerle soyu devam ettirmek değil mi?"
Kadın gözlerini kocaman açarak,
"Aa... Hiç böyle düşünmemiştim."
"Ancak bir şeyi satman gerekiyorsa önce satın alman gerekir. Mülkiyet olmadan nasıl satıcılık yapılır ki?"
"Bir insan nasıl satın alınabilir?"
"Rüşvetle."
"Başka?"
"Bir kutu dolusu çikolatayla, bir şişe Channel 500 ile, en olmadı bir kitap hediye ederek."
"Yer mi bunu?"
"Hepsi yemez. Eğer düşerse de, düşene vurmak bizde adettendir."
"Elinden tutup kaldırmak varken?"
"Sağlam genleri varsa olabilir."

Satıcı ve anne kanguru
"Anne!.."
"Efendim?"
"Babamla niçin boşandınız?"
"Seni bana verdiği için."
"Ona beni bırakmak istemedin mi?"
"Senin adını ne koyduk?"
"Memnune."
"Sence, ben seni ona bırakır mıydım?"
"Bilmem, benim ismim seni niye memnun etsin ki?"
"Çünkü senin ismini ben koydum."
"Olabilir, benim ismimi bana değil de kendinize mi verdiniz yoksa?"
"Sağlam genlerim olduğu için seni karşı tarafta bırakmadım."
"Neden evlenmiştiniz?"
"Üremek ve biraz para tırtıklamak için."
"Anne senin zaten iyi para getiren bir işin varmış evlenmeden önce."
"Evet, ben ona sağlam genler, para ve sosyal statü verdim."
"Peki, o sana ne verdi?"
"Seni."
"Anneh!.."
"Evet, önce bendeki genlerle barıştı. Sonra kendine bir iş kurdu. Alanında en bilinen üç firmadan biri olunca da koluna sarışın bir bomba taktı."
"Sen ne yaptın?"
"Tezgaha bırakılmış kanguru görünümlü heykelcikler gibi satıcının bağırmasını bekledim."
"Bağırdı mı?"
"Evet."
"Ne dedi?"
"Haydi bakalım ikile!"
"Peki aşk?"
"Aşk barışı yasaklar kuzucum."
"Yani?"
"Savaşacaksın."
"Ne için?"
"Yaşamak için."
"Mutluluk?"
"Hayatta böyle ulu kavgalara girersen ilk fırsatta tekmelenirsin."
"Çok karamsar değil misin?"
"Memnun olacaksan!.."

Kurşundan kalem
Kekik kokuları dolar burnumdan içeri, hasta eder beni, öyle bayılırım, öyle severim ki bahar mevsimini, ilk de olsa son da olsa... Ardından kara kış vakti bozkırda rüzgara kancayı takmış dört nala koşan bir atın terkisinde uyanırım, aksak adımlar nallardan tokurtular çıkarır ve saçlarım yaz güneşiyle beraber sırtıma vurur. Kaburgalarım sarsılır. Ellerim dizginlere daha sıkı tutar. Atın yelesi, güvercinde kanat gibi çırpar gökyüzünü. Baldırıma yapışmış kot pantolona rağmen kendimi onuncu yüzyılda gibi hissediyorum. Ne hikmet!.. Hep hoca efendimizin kerametleri bunlar!.. Belki Nietzsche'nin kerameti demeliyim. Böyle anlarda kadının törpülenmemiş ilkelliği, vahşiliği hakkında düşündükleri gelir aklıma. Öyle anlaşılıyor ki Nihilizm'in kadını savaşçı, kurnaz ve riyakardır demek istiyor, Nietzsche amcacığım. Öyleyse bu savaşçı doğa kime rakip olacak? Yine bir başka şeytan kadına mı? Kadınların kullandığı kurnazlık hileleri yeni bir sınıf savaşı bile doğurabilir demeye getiriyor sanki. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalına dikkat edersek aslında Pamuk Prenses'in de kurnazlıkta üvey annesinden pek de farkı olmadığını göreceğiz. Oysa, bu savaş meydanında farklı bir cephe daha var. Eril cephe... Bu alaycı ve küstah eril cephe savaşın yıkıcı gücüdür. Kolay manipüle edilebilir ve saldırgan bir yapıya sahiptir. Yani, acizdir, bu acziyet o kadar apaçıktır ki, güçsüz olduğunu kabullenmemek için elindeki enerji malzemesini yapıcılığa değil yıkıcılığa harcamaya yönelir. Kadının kurnazlıkları ise karşıdaki tehlikeyi devre dışı bırakmak amacıyla kurgulanır. Kendi çevresindeki güvenli alanın bozulmaması için bir çeşit rötuş atar hayata, özellikle de tehlike sinyalleri veren ötekilere. Çoğu zaman bunun farkına varmak için defalarca geri dönüp bakarız. Ancak anlarız oraya kurnaz bir elin fırça darbesi attığını. Savaşın da kadınların yönetiminde olması demek aslında bir nevi yapıcılığın ve üretkenliğin katlanması anlamını taşır. Sağlam genleri olan kadınlar savaşta sağlam kalacak çocuklar üretebilecektir ve bu durum da satın alınabilecek yeni sonuçlar doğuracaktır eril güç için. Şayet satın alamadığı bir 'şey' olursa o zaman alaycılık silahıyla gelir. Mesela, sevgilisine "...bir de yanımdakine bak, kadın demeye bin şahit?.." diyebilir her an. Baktı ki işlemiyor, bu sefer küstahlaşır. "Sınır çizmeye çalışıyorsun ama aslında bana aşkından geberiyorsun." Cümlesi de en büyük küstahlık örneği olarak karşımıza çıkar. Havada ıslıklar çalarak gelir kulağımıza sözcükler. Sonra kadın sanatının riyakarlığını yani elindeki fırçayı kullanarak kurşunları kaleme ve mürekkebe çevirir. Atın terkisinde de uyansa, her an rüzgarda savrulan yapraklardan taç yapıp saçına takabilir. 

21 Aralık 2018 Cuma

Dönme dolap

Piyanomun başında notalarla bütünleştiğim bir gündeydik. Dünya piyanomun tuşlarından ibaretti. Notalar, ruhumdaki tüm hücreler, evrendeki bütün gezegenler, uydular, asteroitler, senin içindeki bütün kötülükler ve sana biçtiğim iyilik giysileri artık kesilmişti. 

İçimdeki yirmi bir benden biri "Katiller suç mahaline mutlaka geri döner" demişti günlerden bir gün. Sen gözlerimin içine bakarak "Olay zamanı neredeydin?" diye sorduğunda... Ben hangi olaydan bahsettiğini sorgularken muhtemelen bir Mayıs akşamıydı ve güneşin tepelerin ardına saklanmasına dakikalar kalmıştı. 

O gün bugündür hiç o otobüse binemedim. Çünkü otobüsün numarasını çoktan unutmuştum. Belki 38M belki 500T... Aramadım da zaten, neyi arayacaktık ki? Kırıkların peşinden mi gidecektik, yapışsın diye? Yapışsa bile ayna bir daha aynı güzellikte bakabilir miydi gözlerimin içine? Bendeki anlamını gözümden düşerek çoktan kaybetmemiş miydi, bu dönme dolap? Yuvarlanarak Burgaz'ın en tepelerinden Marmara'nın sularına karışırken, o dönme... Tıpkı küçüklüğümde haylaz çocukların oynadığı topaçlar gibi... Bir de yoyolar vardı tabii. Benim ellerim bir türlü beceremezdi o yoyoyu geri getirmeyi. Oldum olası el ayak kordinasyonum zayıftır, bilirsin beceriksizliğimi. Ama o dönek yoyolar bir yolunu bulur yapışırdı ellerime. Dizlerimin üzerine kapakalandığım zamanlarda bile ümit olur gelir tutardı ellerimden. Felek korku salıyorsa ümit de veriyor derlerdi de inanmazdım. Hala pek inanmıyorum ya... Ama her seferinde beni bulan ümit bir hakikatten besleniyor sanırım. Anlar gibiyim yavaş yavaş. İşte piyanomun başında otururken bastığım her nota demincek bahsettiklerimin yankıları oluyordu. 

Piyanoma vuran ışıklar yavaş yavaş bana doğru kaymıştı. Tenimin kavrulduğunu hissettim. Halbuki güneş koruyucularımı sürmüştüm. Bilirsiniz tenimin beyaz kalması için ihtimam gösteririm. Notalara bastıkça daha çok kavruluyordum. Bir tencerenin dibinde soğan halkaları gibiydim. Rüzgar esmeye başladı. Tahta kaşık daldı tencerenin içine bir sağa bir sola savurdu beni. Notalar ruhumdan çıkıyor demiştim de inanmamıştın... Tencerenin kenarlarına her vuruşumda yeni bir notayla türküler yaktım. Her turda yeni bir nefesle başladım ve ateş her harlandığında bir önceki türkünün yankıları senin kulaklarını yırttı. İstersen gönlümü açıp bakabilirsin. Zaten paramparça, hem görmekte de zorlanmazsın. Ne de olsa olay zamanı suç mahalindeydin. Pembeleşene kadar kavurmak deyimi gereği, yeteri kadar ateşten nasibimi aldıktan sonra bir kaşık salça attılar üzerime. "Kokusu çıksın" dedi çeşnigar... Üstüne ne vazifeyse... Ama bu sarayda böyledir, herkesin tuzu olur çorbada. Etrafa kokular yaymaya başladım böylece. Kimine yanık kokusu oldu kimine olgunlaşmanın damgası. Seni rahatsız ettiğime eminim. Koku güzel de olsa çirkin de olsa... Tam kendime geldim diye sevinirken tencereye bir avuç dolusu biber attılar. Bu sefer gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Düşen her damla küçük biber tomurcukları oldu tencerede döndü durdu. Rimellerimin renginde her tanesi. Biberlerin çarliston oldukları kanaatindeyim sivri olsaydı duramazdım. Nereden biliyorsun diye sorma, tecrübelerimin baş rolü olarak tecahülü arife kalkışma. Çünkü bunu sen yapınca komik oluyor. Tecahülü arif oluyor sana büsbütün riya. Nihayet şırıltılar sarıyor bütün odayı ve tencerenin demirleri şıkırtılarla karşılıyor bir testi suyu. Bu geliş bir girdap olup vuruyor kanatlarıma ve kendine dahil ediyor beni. Merkezine doğru çekiliyorum. Başka bir zamanda, başı sonu kestirilemeyen bir yerde uyanıyorum. Senin gibi bir takım gereksizlerin ve onları ıslah etmekle görevlendirilmiş iyi huylu bakterilerin savaşını izliyorum. Senelerden olay zamanı, yerlerden suç mahali deyiver sen buna. Çünkü gövdemde yirmi bir farklı kanatla yeniden doğuşumu göremeyeceksin. Çünkü buna sadece o tencerenin içinde benimle kavrulan biberler, salça ve su şahit olabildi. Sen küçücük bir karton bardağın dibini karıştırıp beni gördüğünde saklandığın için tepen aşağı yuvarlanarak düştün ve Marmara'nın derin sularına karıştın. 

Yani şimdi sen bana kırık bir kalp bıraktın diye gülümsemeyeceğimi mi sandın? Hem de öyle bir güleceğim ki, sen geldim sanacaksın ama ben aslında daha da uzaklara gitmiş olacağım. Sonra kanatlarım her geçen yıl birer birer artacak. Her kanat beni biraz daha göğe yükseltecek. Her kırık bir gün iyileşir. Kanatlarımla gönlümü sarabilirim ben. Tıpkı kedilerin kendi kendilerini tedavi etmesi gibi. Sen kendini düşün. Kutlu vadiden nasıl kovulduğunu?...

16 Aralık 2018 Pazar

Ata yadigarı

Huzur Ata ellerimden tuttu.  
"Ciğerim yanıyor kızım, yıllar oldu ama yine de yanıyor." der gibi baktı gözlerime. O deniz gözlerin içinde kaybolacağım sandım. Yutkundum, sessiz sessiz dinlemeye koyuldum. Her kelimeyle yeni bir bağ kuruldu Huzur Ata ile aramızda. Denizciler halatlara düğümler atıyordu sanki. Kuvvet üstüne kuvvet, bağ üstüne bağ kurduk. O kısacık an tüm zamanı bünyesine hapsetmişti. Yüreğimden ince ince akan kanlar belirmeye başladı. Bana öncesinde taşıdığım yaralara hem çok benzeyen hem de onların yanında oldukça iri yarı ve daha acılı duran yeni yaralar armağan etti. 

Gözlerine bakan derdi ki, bu koca adam, asla ihtiyarlamamıştır. Yüzünün kırmızılığı kan akışının hızındandır, delikanlılığındandır. Kimse tahmin edemezdi uzaktan bakmayla sırtı yaralarla dolu bilge bir kartal olduğunu. Yüreğinin içinde dumanı tüten volkanlar taşıdığını, gözlerinde bir okyanusun tsunamisiyle gezdiğini kim nasıl anlasın o ağzını açıp anlatmadıkça? 


İşte, ben de bilmiyordum bu kadar incinmiş olduğunu. Ne de olsa adı Huzur'du, kursağında biriktirdiği feryat yumaklarının saçılışını izlerken tüylerim ürpermişti. Öyle ki, 

"Zor günler yaşadım." demek ister gibiydi her cümlenin ardından, 
"Çok incindim, kırıldım, beni anlıyor musun?"
"Ne olursun beni anla. Bak çok yorgunum. Gör halimi." 
"Burada güçlü duran bir Huzur adam var ama Huzur olmak için de depremin yıkıntılarında mahsur kalmak gerekiyor." der gibiydi,
"Derdime ortak ol güzel kızım. Yanımda ol."
"Bak benim masumiyetim burada. İncinmişliğim de şurada." diyecek, elini yüreğine daldırıp, "Al bak işte hepsi bu." diye göstermeye kalkacak sandım. 

O an gökyüzünden aşağıya kara yağmur damlaları indi, yüreğimde toplandı. Yüreğim taştı bedenimi sardı. Kara yağmurun sularında boğuldum. Bunlar belki asit yağmurlarıydı. Gök kızmıştı besbelli. Olanların ağırlığı ayaklarıma bağlanmış gam kayaları oldu. Dibe doğru çöküyordum. Huzur Ata'nın sesi gittikçe boğuklaşıyordu. Denizimin dibine vurdum. Ayaklarımın bağını çözmek istedim. Huzur Ata belirdi yanımda.
"Ama..." dedim
"Kızım, ayağını çözsen de çıkamazsın buradan."
"Neden?"
"Yürekte büyütülen sabır taşı ayağındakinden kat kat daha ağır."
"Söküp atamaz mıyız Huzur Ata?"
"Artık, sırrı sana da açtım. Sırrı paylaştığım insanların yüreğindeki sabır taşına dokunmam mümkün değil."
"Bunu ben talep ettim."
"Canın yanıyor mu?"
"Evet."
"Ata yadigarı bir yangının daha var artık."
"Şimdi biz bu denizin dibinde ne yapacağız Huzur Ata?"
"Kendini keşfedeceksin kızım."
"Bu kadar derindeyken mi?
"Evet, en dibe inmeden yukarıya çıkmayı öğrenemezsin."

Yüzerek epey ilerledim. Kanayan deniz analarıyla, tutuşmuş yanan uskumrularla karşılaştım yol boyunca. Feryatların yankıları doluştu kulağıma. Kimin inilemesiydi bu daha anlayamamıştım. 
"Ciğeri yanmayan insan mı var?" dedi Huzur Ata.
Deniz analarının kanları uskumruların oduna körük oldu. Alevler bütün denizimi kapladı. Kısa sürede bütün deniz küle döndü. Huzur Ata ve ben de yangında kül olduk. Küllerimiz bir oldu yeniden doğduk. Bu doğuşta iki bedende tek can taşıdık. Artık Huzur'un tsunamisi ile yok olmuştum. Dedelerin torunlarına, babaların kızlarına miras bıraktığı gibi o da bana büyük bir acıyı miras bırakmıştı. Küllerimizden yeniden doğduğumuz yer ucu bucağı olmayan bir mezarlıktı. Mezar taşlarının kime ait olduğu belli olmuyordu. Bütün yazılar silinmişti. Mezarların bir tanesi kristal gibiydi. Sanki yüzyıllar boyunca bir usta tarafından parlatılmıştı. Karanlık olduğu için siyah gibi görünüyordu. Bizim geleceğimizi öğrenince hizmetini gören kadınlara süsletmiş kendini. Üzerinde krem renk eşarplar uçuşuyordu. Biz yaklaştıkça koyulaştılar. Yasın rengine büründüler. Huzur Ata önden ben arkadan mezara yaklaşıyorduk. 

Gariptir onun kayarcasına geçtiği yer birden beni içine doğru çeken bataklık oluverdi. Huzur Ata nasıl olmuş da benim saplandığım bataklığa çekilmemişti? Bataklığın dibinde bana kara giysiler giydirildi. Ellerime bir çello tutuşturuldu. 

"Huzur Ata Türk müziği sever, çello vermeseniz?" dediğimde bataklıktaki sazlıklar suratıma bir tokat attı. Beni yukarıya çıkardı kurbağalar. Her zaman prens olmazlarmış demek... Kendimi Huzur Ata'nın dua okuduğu mezarlığın dibinde buldum. Çello ile sarılmış öylece kalakalmıştım. Huzur Ata'nın mırıldanışlarıyla çellonun telleri hareket etmeye başladı. Esen rüzgar yay oldu, notaları akort etti. Huzur Ata ellerimden tuttu. Yerden kaldırdı beni. Mezar taşında belli belirsiz bir ad yazıyordu. İlhan...  Huzur Ata gözlerime bakıyor. O deniz gözlerin içinde kaybolacağım sandım. Bayburtlu Zihni'den bir şiir okuyor bana. 

Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş

Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı 
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sakiler meclisten çekmiş ayağı

Hangi dağda bulsam ben o maralı

Hangi yerde görsem çeşm-i gazali
Avcılardan kaçmış ceylan misali 
Göçmüş dağdan dağa yoktur durağı

Laleyi sümbülü gülü har almış

Zevk ü şavk ehlini ahu zar almış 
Süleyman tahtını sanki mar almış
Gama tebdil olmuş ülfetin çağı

Zihni dert elinden her zaman ağlar

Sordum ki bağ ağlar bağ u ban ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı

Huzur Ata şiir bittiğinde derin bir nefes aldı. Sonra uçtu, gökte ay oldu. Aydınlattı yüreğimi, çelloyu yerden kaldırdım. Tıpkı Huzur Ata'nın beni yerden kaldırması gibi... Doğrulttum ve iki bacağım arasına yerleştirdim. Yayı sürmeye başladım tellere. Rüzgar esti, yardım etti notaları çıkarmama, sesimi uzaklara duyurmama. Bir şarkı iki şarkı derken gökten bir ses geldi.

"Ata yadigarı bir yangının daha var artık."

Uzlet Türküsü

  Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...