Savaşa kısa bir bakış
Kekik kokuları dolar burnumdan içeri, hasta eder beni, öyle bayılırım, öyle severim ki bahar mevsimini, ilk de olsa son da olsa... Ardından kara kış vakti bozkırda rüzgara kancayı takmış dört nala koşan bir atın terkisinde uyanırım, aksak adımlar nallardan tokurtular çıkarır ve saçlarım yaz güneşiyle beraber sırtıma vurur. Kaburgalarım sarsılır. Ellerim dizginlere daha sıkı tutar. Atın yelesi, güvercinde kanat gibi çırpar gökyüzünü.
Tasvir malzemeleri
Aşkın bir metafiziği var mıdır? Bilemiyorum. Schopenhauer bu isimde bir kitap kaleme almış. Kitap da iyi ve kötü yönde oldukça eleştirilmiş. Dünya bir savaş alanı mı? Bu savaşın tarafları kimler? Her gün bir sürü insan ölüyor ve doğuyor ama kaç tanesi halinden memnun ve bu durumda aşkın rolü nedir? Peki ya biz?.. Biz de memnun muyuz kendimizden? Memnuniyet ile kavga arasındaki bağ nedir? Belki bağlantısızlık nedir demeliydik. Salvador Dali niçin akıp giden zamanı eriyen saatlerle tasvir etmişti? Şizofren miydi yoksa onun hayat kavgasındaki üslubu bu muydu? Peki, bize sorsalar ve deseler ki "Var oluşunu anlat, tek bir kareyle, tek bir çizimle." Ne yapardık da resmederdik hikayemizi.
Sağlam gen bankası
"Aşk" dedi orta yaşlı kadın. Parmaklarını saçlarındaki seyrek beyazların içine daldırdı.
"Bir tomar paradan başka ne olabilir ki?" Cümleyi karşısında duran daha genç görünümlü adam tamamladı.
"Onu satmak için önce aşık mı olmalısın?"
"Hayır, bir kadını satabilmek için öncelikle ona sahip olmalıyım."
"Nasıl?"
"Sevgi dediğin şey zaten daha sağlam genlerle soyu devam ettirmek değil mi?"
Kadın gözlerini kocaman açarak,
"Aa... Hiç böyle düşünmemiştim."
"Ancak bir şeyi satman gerekiyorsa önce satın alman gerekir. Mülkiyet olmadan nasıl satıcılık yapılır ki?"
"Bir insan nasıl satın alınabilir?"
"Rüşvetle."
"Başka?"
"Bir kutu dolusu çikolatayla, bir şişe Channel 500 ile, en olmadı bir kitap hediye ederek."
"Yer mi bunu?"
"Hepsi yemez. Eğer düşerse de, düşene vurmak bizde adettendir."
"Elinden tutup kaldırmak varken?"
"Sağlam genleri varsa olabilir."
Satıcı ve anne kanguru
"Anne!.."
"Efendim?"
"Babamla niçin boşandınız?"
"Seni bana verdiği için."
"Ona beni bırakmak istemedin mi?"
"Senin adını ne koyduk?"
"Memnune."
"Sence, ben seni ona bırakır mıydım?"
"Bilmem, benim ismim seni niye memnun etsin ki?"
"Çünkü senin ismini ben koydum."
"Olabilir, benim ismimi bana değil de kendinize mi verdiniz yoksa?"
"Sağlam genlerim olduğu için seni karşı tarafta bırakmadım."
"Neden evlenmiştiniz?"
"Üremek ve biraz para tırtıklamak için."
"Anne senin zaten iyi para getiren bir işin varmış evlenmeden önce."
"Evet, ben ona sağlam genler, para ve sosyal statü verdim."
"Peki, o sana ne verdi?"
"Seni."
"Anneh!.."
"Evet, önce bendeki genlerle barıştı. Sonra kendine bir iş kurdu. Alanında en bilinen üç firmadan biri olunca da koluna sarışın bir bomba taktı."
"Sen ne yaptın?"
"Tezgaha bırakılmış kanguru görünümlü heykelcikler gibi satıcının bağırmasını bekledim."
"Bağırdı mı?"
"Evet."
"Ne dedi?"
"Haydi bakalım ikile!"
"Peki aşk?"
"Aşk barışı yasaklar kuzucum."
"Yani?"
"Savaşacaksın."
"Ne için?"
"Yaşamak için."
"Mutluluk?"
"Hayatta böyle ulu kavgalara girersen ilk fırsatta tekmelenirsin."
"Çok karamsar değil misin?"
"Memnun olacaksan!.."
Kurşundan kalem
Kekik kokuları dolar burnumdan içeri, hasta eder beni, öyle bayılırım, öyle severim ki bahar mevsimini, ilk de olsa son da olsa... Ardından kara kış vakti bozkırda rüzgara kancayı takmış dört nala koşan bir atın terkisinde uyanırım, aksak adımlar nallardan tokurtular çıkarır ve saçlarım yaz güneşiyle beraber sırtıma vurur. Kaburgalarım sarsılır. Ellerim dizginlere daha sıkı tutar. Atın yelesi, güvercinde kanat gibi çırpar gökyüzünü. Baldırıma yapışmış kot pantolona rağmen kendimi onuncu yüzyılda gibi hissediyorum. Ne hikmet!.. Hep hoca efendimizin kerametleri bunlar!.. Belki Nietzsche'nin kerameti demeliyim. Böyle anlarda kadının törpülenmemiş ilkelliği, vahşiliği hakkında düşündükleri gelir aklıma. Öyle anlaşılıyor ki Nihilizm'in kadını savaşçı, kurnaz ve riyakardır demek istiyor, Nietzsche amcacığım. Öyleyse bu savaşçı doğa kime rakip olacak? Yine bir başka şeytan kadına mı? Kadınların kullandığı kurnazlık hileleri yeni bir sınıf savaşı bile doğurabilir demeye getiriyor sanki. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalına dikkat edersek aslında Pamuk Prenses'in de kurnazlıkta üvey annesinden pek de farkı olmadığını göreceğiz. Oysa, bu savaş meydanında farklı bir cephe daha var. Eril cephe... Bu alaycı ve küstah eril cephe savaşın yıkıcı gücüdür. Kolay manipüle edilebilir ve saldırgan bir yapıya sahiptir. Yani, acizdir, bu acziyet o kadar apaçıktır ki, güçsüz olduğunu kabullenmemek için elindeki enerji malzemesini yapıcılığa değil yıkıcılığa harcamaya yönelir. Kadının kurnazlıkları ise karşıdaki tehlikeyi devre dışı bırakmak amacıyla kurgulanır. Kendi çevresindeki güvenli alanın bozulmaması için bir çeşit rötuş atar hayata, özellikle de tehlike sinyalleri veren ötekilere. Çoğu zaman bunun farkına varmak için defalarca geri dönüp bakarız. Ancak anlarız oraya kurnaz bir elin fırça darbesi attığını. Savaşın da kadınların yönetiminde olması demek aslında bir nevi yapıcılığın ve üretkenliğin katlanması anlamını taşır. Sağlam genleri olan kadınlar savaşta sağlam kalacak çocuklar üretebilecektir ve bu durum da satın alınabilecek yeni sonuçlar doğuracaktır eril güç için. Şayet satın alamadığı bir 'şey' olursa o zaman alaycılık silahıyla gelir. Mesela, sevgilisine "...bir de yanımdakine bak, kadın demeye bin şahit?.." diyebilir her an. Baktı ki işlemiyor, bu sefer küstahlaşır. "Sınır çizmeye çalışıyorsun ama aslında bana aşkından geberiyorsun." Cümlesi de en büyük küstahlık örneği olarak karşımıza çıkar. Havada ıslıklar çalarak gelir kulağımıza sözcükler. Sonra kadın sanatının riyakarlığını yani elindeki fırçayı kullanarak kurşunları kaleme ve mürekkebe çevirir. Atın terkisinde de uyansa, her an rüzgarda savrulan yapraklardan taç yapıp saçına takabilir.
8 Ocak 2019 Salı
21 Aralık 2018 Cuma
Dönme dolap
Piyanomun başında notalarla bütünleştiğim bir gündeydik. Dünya piyanomun tuşlarından ibaretti. Notalar, ruhumdaki tüm hücreler, evrendeki bütün gezegenler, uydular, asteroitler, senin içindeki bütün kötülükler ve sana biçtiğim iyilik giysileri artık kesilmişti.
İçimdeki yirmi bir benden biri "Katiller suç mahaline mutlaka geri döner" demişti günlerden bir gün. Sen gözlerimin içine bakarak "Olay zamanı neredeydin?" diye sorduğunda... Ben hangi olaydan bahsettiğini sorgularken muhtemelen bir Mayıs akşamıydı ve güneşin tepelerin ardına saklanmasına dakikalar kalmıştı.
O gün bugündür hiç o otobüse binemedim. Çünkü otobüsün numarasını çoktan unutmuştum. Belki 38M belki 500T... Aramadım da zaten, neyi arayacaktık ki? Kırıkların peşinden mi gidecektik, yapışsın diye? Yapışsa bile ayna bir daha aynı güzellikte bakabilir miydi gözlerimin içine? Bendeki anlamını gözümden düşerek çoktan kaybetmemiş miydi, bu dönme dolap? Yuvarlanarak Burgaz'ın en tepelerinden Marmara'nın sularına karışırken, o dönme... Tıpkı küçüklüğümde haylaz çocukların oynadığı topaçlar gibi... Bir de yoyolar vardı tabii. Benim ellerim bir türlü beceremezdi o yoyoyu geri getirmeyi. Oldum olası el ayak kordinasyonum zayıftır, bilirsin beceriksizliğimi. Ama o dönek yoyolar bir yolunu bulur yapışırdı ellerime. Dizlerimin üzerine kapakalandığım zamanlarda bile ümit olur gelir tutardı ellerimden. Felek korku salıyorsa ümit de veriyor derlerdi de inanmazdım. Hala pek inanmıyorum ya... Ama her seferinde beni bulan ümit bir hakikatten besleniyor sanırım. Anlar gibiyim yavaş yavaş. İşte piyanomun başında otururken bastığım her nota demincek bahsettiklerimin yankıları oluyordu.
Piyanoma vuran ışıklar yavaş yavaş bana doğru kaymıştı. Tenimin kavrulduğunu hissettim. Halbuki güneş koruyucularımı sürmüştüm. Bilirsiniz tenimin beyaz kalması için ihtimam gösteririm. Notalara bastıkça daha çok kavruluyordum. Bir tencerenin dibinde soğan halkaları gibiydim. Rüzgar esmeye başladı. Tahta kaşık daldı tencerenin içine bir sağa bir sola savurdu beni. Notalar ruhumdan çıkıyor demiştim de inanmamıştın... Tencerenin kenarlarına her vuruşumda yeni bir notayla türküler yaktım. Her turda yeni bir nefesle başladım ve ateş her harlandığında bir önceki türkünün yankıları senin kulaklarını yırttı. İstersen gönlümü açıp bakabilirsin. Zaten paramparça, hem görmekte de zorlanmazsın. Ne de olsa olay zamanı suç mahalindeydin. Pembeleşene kadar kavurmak deyimi gereği, yeteri kadar ateşten nasibimi aldıktan sonra bir kaşık salça attılar üzerime. "Kokusu çıksın" dedi çeşnigar... Üstüne ne vazifeyse... Ama bu sarayda böyledir, herkesin tuzu olur çorbada. Etrafa kokular yaymaya başladım böylece. Kimine yanık kokusu oldu kimine olgunlaşmanın damgası. Seni rahatsız ettiğime eminim. Koku güzel de olsa çirkin de olsa... Tam kendime geldim diye sevinirken tencereye bir avuç dolusu biber attılar. Bu sefer gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Düşen her damla küçük biber tomurcukları oldu tencerede döndü durdu. Rimellerimin renginde her tanesi. Biberlerin çarliston oldukları kanaatindeyim sivri olsaydı duramazdım. Nereden biliyorsun diye sorma, tecrübelerimin baş rolü olarak tecahülü arife kalkışma. Çünkü bunu sen yapınca komik oluyor. Tecahülü arif oluyor sana büsbütün riya. Nihayet şırıltılar sarıyor bütün odayı ve tencerenin demirleri şıkırtılarla karşılıyor bir testi suyu. Bu geliş bir girdap olup vuruyor kanatlarıma ve kendine dahil ediyor beni. Merkezine doğru çekiliyorum. Başka bir zamanda, başı sonu kestirilemeyen bir yerde uyanıyorum. Senin gibi bir takım gereksizlerin ve onları ıslah etmekle görevlendirilmiş iyi huylu bakterilerin savaşını izliyorum. Senelerden olay zamanı, yerlerden suç mahali deyiver sen buna. Çünkü gövdemde yirmi bir farklı kanatla yeniden doğuşumu göremeyeceksin. Çünkü buna sadece o tencerenin içinde benimle kavrulan biberler, salça ve su şahit olabildi. Sen küçücük bir karton bardağın dibini karıştırıp beni gördüğünde saklandığın için tepen aşağı yuvarlanarak düştün ve Marmara'nın derin sularına karıştın.
Yani şimdi sen bana kırık bir kalp bıraktın diye gülümsemeyeceğimi mi sandın? Hem de öyle bir güleceğim ki, sen geldim sanacaksın ama ben aslında daha da uzaklara gitmiş olacağım. Sonra kanatlarım her geçen yıl birer birer artacak. Her kanat beni biraz daha göğe yükseltecek. Her kırık bir gün iyileşir. Kanatlarımla gönlümü sarabilirim ben. Tıpkı kedilerin kendi kendilerini tedavi etmesi gibi. Sen kendini düşün. Kutlu vadiden nasıl kovulduğunu?...
İçimdeki yirmi bir benden biri "Katiller suç mahaline mutlaka geri döner" demişti günlerden bir gün. Sen gözlerimin içine bakarak "Olay zamanı neredeydin?" diye sorduğunda... Ben hangi olaydan bahsettiğini sorgularken muhtemelen bir Mayıs akşamıydı ve güneşin tepelerin ardına saklanmasına dakikalar kalmıştı.
O gün bugündür hiç o otobüse binemedim. Çünkü otobüsün numarasını çoktan unutmuştum. Belki 38M belki 500T... Aramadım da zaten, neyi arayacaktık ki? Kırıkların peşinden mi gidecektik, yapışsın diye? Yapışsa bile ayna bir daha aynı güzellikte bakabilir miydi gözlerimin içine? Bendeki anlamını gözümden düşerek çoktan kaybetmemiş miydi, bu dönme dolap? Yuvarlanarak Burgaz'ın en tepelerinden Marmara'nın sularına karışırken, o dönme... Tıpkı küçüklüğümde haylaz çocukların oynadığı topaçlar gibi... Bir de yoyolar vardı tabii. Benim ellerim bir türlü beceremezdi o yoyoyu geri getirmeyi. Oldum olası el ayak kordinasyonum zayıftır, bilirsin beceriksizliğimi. Ama o dönek yoyolar bir yolunu bulur yapışırdı ellerime. Dizlerimin üzerine kapakalandığım zamanlarda bile ümit olur gelir tutardı ellerimden. Felek korku salıyorsa ümit de veriyor derlerdi de inanmazdım. Hala pek inanmıyorum ya... Ama her seferinde beni bulan ümit bir hakikatten besleniyor sanırım. Anlar gibiyim yavaş yavaş. İşte piyanomun başında otururken bastığım her nota demincek bahsettiklerimin yankıları oluyordu.
Piyanoma vuran ışıklar yavaş yavaş bana doğru kaymıştı. Tenimin kavrulduğunu hissettim. Halbuki güneş koruyucularımı sürmüştüm. Bilirsiniz tenimin beyaz kalması için ihtimam gösteririm. Notalara bastıkça daha çok kavruluyordum. Bir tencerenin dibinde soğan halkaları gibiydim. Rüzgar esmeye başladı. Tahta kaşık daldı tencerenin içine bir sağa bir sola savurdu beni. Notalar ruhumdan çıkıyor demiştim de inanmamıştın... Tencerenin kenarlarına her vuruşumda yeni bir notayla türküler yaktım. Her turda yeni bir nefesle başladım ve ateş her harlandığında bir önceki türkünün yankıları senin kulaklarını yırttı. İstersen gönlümü açıp bakabilirsin. Zaten paramparça, hem görmekte de zorlanmazsın. Ne de olsa olay zamanı suç mahalindeydin. Pembeleşene kadar kavurmak deyimi gereği, yeteri kadar ateşten nasibimi aldıktan sonra bir kaşık salça attılar üzerime. "Kokusu çıksın" dedi çeşnigar... Üstüne ne vazifeyse... Ama bu sarayda böyledir, herkesin tuzu olur çorbada. Etrafa kokular yaymaya başladım böylece. Kimine yanık kokusu oldu kimine olgunlaşmanın damgası. Seni rahatsız ettiğime eminim. Koku güzel de olsa çirkin de olsa... Tam kendime geldim diye sevinirken tencereye bir avuç dolusu biber attılar. Bu sefer gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Düşen her damla küçük biber tomurcukları oldu tencerede döndü durdu. Rimellerimin renginde her tanesi. Biberlerin çarliston oldukları kanaatindeyim sivri olsaydı duramazdım. Nereden biliyorsun diye sorma, tecrübelerimin baş rolü olarak tecahülü arife kalkışma. Çünkü bunu sen yapınca komik oluyor. Tecahülü arif oluyor sana büsbütün riya. Nihayet şırıltılar sarıyor bütün odayı ve tencerenin demirleri şıkırtılarla karşılıyor bir testi suyu. Bu geliş bir girdap olup vuruyor kanatlarıma ve kendine dahil ediyor beni. Merkezine doğru çekiliyorum. Başka bir zamanda, başı sonu kestirilemeyen bir yerde uyanıyorum. Senin gibi bir takım gereksizlerin ve onları ıslah etmekle görevlendirilmiş iyi huylu bakterilerin savaşını izliyorum. Senelerden olay zamanı, yerlerden suç mahali deyiver sen buna. Çünkü gövdemde yirmi bir farklı kanatla yeniden doğuşumu göremeyeceksin. Çünkü buna sadece o tencerenin içinde benimle kavrulan biberler, salça ve su şahit olabildi. Sen küçücük bir karton bardağın dibini karıştırıp beni gördüğünde saklandığın için tepen aşağı yuvarlanarak düştün ve Marmara'nın derin sularına karıştın.
Yani şimdi sen bana kırık bir kalp bıraktın diye gülümsemeyeceğimi mi sandın? Hem de öyle bir güleceğim ki, sen geldim sanacaksın ama ben aslında daha da uzaklara gitmiş olacağım. Sonra kanatlarım her geçen yıl birer birer artacak. Her kanat beni biraz daha göğe yükseltecek. Her kırık bir gün iyileşir. Kanatlarımla gönlümü sarabilirim ben. Tıpkı kedilerin kendi kendilerini tedavi etmesi gibi. Sen kendini düşün. Kutlu vadiden nasıl kovulduğunu?...
16 Aralık 2018 Pazar
Ata yadigarı
Huzur Ata ellerimden tuttu.
"Ciğerim yanıyor kızım, yıllar oldu ama yine de yanıyor." der gibi baktı gözlerime. O deniz gözlerin içinde kaybolacağım sandım. Yutkundum, sessiz sessiz dinlemeye koyuldum. Her kelimeyle yeni bir bağ kuruldu Huzur Ata ile aramızda. Denizciler halatlara düğümler atıyordu sanki. Kuvvet üstüne kuvvet, bağ üstüne bağ kurduk. O kısacık an tüm zamanı bünyesine hapsetmişti. Yüreğimden ince ince akan kanlar belirmeye başladı. Bana öncesinde taşıdığım yaralara hem çok benzeyen hem de onların yanında oldukça iri yarı ve daha acılı duran yeni yaralar armağan etti.
Gözlerine bakan derdi ki, bu koca adam, asla ihtiyarlamamıştır. Yüzünün kırmızılığı kan akışının hızındandır, delikanlılığındandır. Kimse tahmin edemezdi uzaktan bakmayla sırtı yaralarla dolu bilge bir kartal olduğunu. Yüreğinin içinde dumanı tüten volkanlar taşıdığını, gözlerinde bir okyanusun tsunamisiyle gezdiğini kim nasıl anlasın o ağzını açıp anlatmadıkça?
İşte, ben de bilmiyordum bu kadar incinmiş olduğunu. Ne de olsa adı Huzur'du, kursağında biriktirdiği feryat yumaklarının saçılışını izlerken tüylerim ürpermişti. Öyle ki,
"Zor günler yaşadım." demek ister gibiydi her cümlenin ardından,
"Çok incindim, kırıldım, beni anlıyor musun?"
"Ne olursun beni anla. Bak çok yorgunum. Gör halimi."
"Burada güçlü duran bir Huzur adam var ama Huzur olmak için de depremin yıkıntılarında mahsur kalmak gerekiyor." der gibiydi,
"Derdime ortak ol güzel kızım. Yanımda ol."
"Bak benim masumiyetim burada. İncinmişliğim de şurada." diyecek, elini yüreğine daldırıp, "Al bak işte hepsi bu." diye göstermeye kalkacak sandım.
O an gökyüzünden aşağıya kara yağmur damlaları indi, yüreğimde toplandı. Yüreğim taştı bedenimi sardı. Kara yağmurun sularında boğuldum. Bunlar belki asit yağmurlarıydı. Gök kızmıştı besbelli. Olanların ağırlığı ayaklarıma bağlanmış gam kayaları oldu. Dibe doğru çöküyordum. Huzur Ata'nın sesi gittikçe boğuklaşıyordu. Denizimin dibine vurdum. Ayaklarımın bağını çözmek istedim. Huzur Ata belirdi yanımda.
"Ama..." dedim
"Kızım, ayağını çözsen de çıkamazsın buradan."
"Neden?"
"Yürekte büyütülen sabır taşı ayağındakinden kat kat daha ağır."
"Söküp atamaz mıyız Huzur Ata?"
"Artık, sırrı sana da açtım. Sırrı paylaştığım insanların yüreğindeki sabır taşına dokunmam mümkün değil."
"Bunu ben talep ettim."
"Canın yanıyor mu?"
"Evet."
"Ata yadigarı bir yangının daha var artık."
"Şimdi biz bu denizin dibinde ne yapacağız Huzur Ata?"
"Kendini keşfedeceksin kızım."
"Bu kadar derindeyken mi?
"Evet, en dibe inmeden yukarıya çıkmayı öğrenemezsin."
Yüzerek epey ilerledim. Kanayan deniz analarıyla, tutuşmuş yanan uskumrularla karşılaştım yol boyunca. Feryatların yankıları doluştu kulağıma. Kimin inilemesiydi bu daha anlayamamıştım.
"Ciğeri yanmayan insan mı var?" dedi Huzur Ata.
Deniz analarının kanları uskumruların oduna körük oldu. Alevler bütün denizimi kapladı. Kısa sürede bütün deniz küle döndü. Huzur Ata ve ben de yangında kül olduk. Küllerimiz bir oldu yeniden doğduk. Bu doğuşta iki bedende tek can taşıdık. Artık Huzur'un tsunamisi ile yok olmuştum. Dedelerin torunlarına, babaların kızlarına miras bıraktığı gibi o da bana büyük bir acıyı miras bırakmıştı. Küllerimizden yeniden doğduğumuz yer ucu bucağı olmayan bir mezarlıktı. Mezar taşlarının kime ait olduğu belli olmuyordu. Bütün yazılar silinmişti. Mezarların bir tanesi kristal gibiydi. Sanki yüzyıllar boyunca bir usta tarafından parlatılmıştı. Karanlık olduğu için siyah gibi görünüyordu. Bizim geleceğimizi öğrenince hizmetini gören kadınlara süsletmiş kendini. Üzerinde krem renk eşarplar uçuşuyordu. Biz yaklaştıkça koyulaştılar. Yasın rengine büründüler. Huzur Ata önden ben arkadan mezara yaklaşıyorduk.
Gariptir onun kayarcasına geçtiği yer birden beni içine doğru çeken bataklık oluverdi. Huzur Ata nasıl olmuş da benim saplandığım bataklığa çekilmemişti? Bataklığın dibinde bana kara giysiler giydirildi. Ellerime bir çello tutuşturuldu.
"Huzur Ata Türk müziği sever, çello vermeseniz?" dediğimde bataklıktaki sazlıklar suratıma bir tokat attı. Beni yukarıya çıkardı kurbağalar. Her zaman prens olmazlarmış demek... Kendimi Huzur Ata'nın dua okuduğu mezarlığın dibinde buldum. Çello ile sarılmış öylece kalakalmıştım. Huzur Ata'nın mırıldanışlarıyla çellonun telleri hareket etmeye başladı. Esen rüzgar yay oldu, notaları akort etti. Huzur Ata ellerimden tuttu. Yerden kaldırdı beni. Mezar taşında belli belirsiz bir ad yazıyordu. İlhan... Huzur Ata gözlerime bakıyor. O deniz gözlerin içinde kaybolacağım sandım. Bayburtlu Zihni'den bir şiir okuyor bana.
Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş
Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sakiler meclisten çekmiş ayağı
Hangi dağda bulsam ben o maralı
Hangi yerde görsem çeşm-i gazali
Avcılardan kaçmış ceylan misali
Göçmüş dağdan dağa yoktur durağı
Laleyi sümbülü gülü har almış
Zevk ü şavk ehlini ahu zar almış
Süleyman tahtını sanki mar almış
Gama tebdil olmuş ülfetin çağı
Zihni dert elinden her zaman ağlar
Sordum ki bağ ağlar bağ u ban ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı
Huzur Ata şiir bittiğinde derin bir nefes aldı. Sonra uçtu, gökte ay oldu. Aydınlattı yüreğimi, çelloyu yerden kaldırdım. Tıpkı Huzur Ata'nın beni yerden kaldırması gibi... Doğrulttum ve iki bacağım arasına yerleştirdim. Yayı sürmeye başladım tellere. Rüzgar esti, yardım etti notaları çıkarmama, sesimi uzaklara duyurmama. Bir şarkı iki şarkı derken gökten bir ses geldi.
"Ata yadigarı bir yangının daha var artık."
"Ciğerim yanıyor kızım, yıllar oldu ama yine de yanıyor." der gibi baktı gözlerime. O deniz gözlerin içinde kaybolacağım sandım. Yutkundum, sessiz sessiz dinlemeye koyuldum. Her kelimeyle yeni bir bağ kuruldu Huzur Ata ile aramızda. Denizciler halatlara düğümler atıyordu sanki. Kuvvet üstüne kuvvet, bağ üstüne bağ kurduk. O kısacık an tüm zamanı bünyesine hapsetmişti. Yüreğimden ince ince akan kanlar belirmeye başladı. Bana öncesinde taşıdığım yaralara hem çok benzeyen hem de onların yanında oldukça iri yarı ve daha acılı duran yeni yaralar armağan etti.
Gözlerine bakan derdi ki, bu koca adam, asla ihtiyarlamamıştır. Yüzünün kırmızılığı kan akışının hızındandır, delikanlılığındandır. Kimse tahmin edemezdi uzaktan bakmayla sırtı yaralarla dolu bilge bir kartal olduğunu. Yüreğinin içinde dumanı tüten volkanlar taşıdığını, gözlerinde bir okyanusun tsunamisiyle gezdiğini kim nasıl anlasın o ağzını açıp anlatmadıkça?
İşte, ben de bilmiyordum bu kadar incinmiş olduğunu. Ne de olsa adı Huzur'du, kursağında biriktirdiği feryat yumaklarının saçılışını izlerken tüylerim ürpermişti. Öyle ki,
"Zor günler yaşadım." demek ister gibiydi her cümlenin ardından,
"Çok incindim, kırıldım, beni anlıyor musun?"
"Ne olursun beni anla. Bak çok yorgunum. Gör halimi."
"Burada güçlü duran bir Huzur adam var ama Huzur olmak için de depremin yıkıntılarında mahsur kalmak gerekiyor." der gibiydi,
"Derdime ortak ol güzel kızım. Yanımda ol."
"Bak benim masumiyetim burada. İncinmişliğim de şurada." diyecek, elini yüreğine daldırıp, "Al bak işte hepsi bu." diye göstermeye kalkacak sandım.
O an gökyüzünden aşağıya kara yağmur damlaları indi, yüreğimde toplandı. Yüreğim taştı bedenimi sardı. Kara yağmurun sularında boğuldum. Bunlar belki asit yağmurlarıydı. Gök kızmıştı besbelli. Olanların ağırlığı ayaklarıma bağlanmış gam kayaları oldu. Dibe doğru çöküyordum. Huzur Ata'nın sesi gittikçe boğuklaşıyordu. Denizimin dibine vurdum. Ayaklarımın bağını çözmek istedim. Huzur Ata belirdi yanımda.
"Ama..." dedim
"Kızım, ayağını çözsen de çıkamazsın buradan."
"Neden?"
"Yürekte büyütülen sabır taşı ayağındakinden kat kat daha ağır."
"Söküp atamaz mıyız Huzur Ata?"
"Artık, sırrı sana da açtım. Sırrı paylaştığım insanların yüreğindeki sabır taşına dokunmam mümkün değil."
"Bunu ben talep ettim."
"Canın yanıyor mu?"
"Evet."
"Ata yadigarı bir yangının daha var artık."
"Şimdi biz bu denizin dibinde ne yapacağız Huzur Ata?"
"Kendini keşfedeceksin kızım."
"Bu kadar derindeyken mi?
"Evet, en dibe inmeden yukarıya çıkmayı öğrenemezsin."
"Ciğeri yanmayan insan mı var?" dedi Huzur Ata.
Deniz analarının kanları uskumruların oduna körük oldu. Alevler bütün denizimi kapladı. Kısa sürede bütün deniz küle döndü. Huzur Ata ve ben de yangında kül olduk. Küllerimiz bir oldu yeniden doğduk. Bu doğuşta iki bedende tek can taşıdık. Artık Huzur'un tsunamisi ile yok olmuştum. Dedelerin torunlarına, babaların kızlarına miras bıraktığı gibi o da bana büyük bir acıyı miras bırakmıştı. Küllerimizden yeniden doğduğumuz yer ucu bucağı olmayan bir mezarlıktı. Mezar taşlarının kime ait olduğu belli olmuyordu. Bütün yazılar silinmişti. Mezarların bir tanesi kristal gibiydi. Sanki yüzyıllar boyunca bir usta tarafından parlatılmıştı. Karanlık olduğu için siyah gibi görünüyordu. Bizim geleceğimizi öğrenince hizmetini gören kadınlara süsletmiş kendini. Üzerinde krem renk eşarplar uçuşuyordu. Biz yaklaştıkça koyulaştılar. Yasın rengine büründüler. Huzur Ata önden ben arkadan mezara yaklaşıyorduk.
Gariptir onun kayarcasına geçtiği yer birden beni içine doğru çeken bataklık oluverdi. Huzur Ata nasıl olmuş da benim saplandığım bataklığa çekilmemişti? Bataklığın dibinde bana kara giysiler giydirildi. Ellerime bir çello tutuşturuldu.
"Huzur Ata Türk müziği sever, çello vermeseniz?" dediğimde bataklıktaki sazlıklar suratıma bir tokat attı. Beni yukarıya çıkardı kurbağalar. Her zaman prens olmazlarmış demek... Kendimi Huzur Ata'nın dua okuduğu mezarlığın dibinde buldum. Çello ile sarılmış öylece kalakalmıştım. Huzur Ata'nın mırıldanışlarıyla çellonun telleri hareket etmeye başladı. Esen rüzgar yay oldu, notaları akort etti. Huzur Ata ellerimden tuttu. Yerden kaldırdı beni. Mezar taşında belli belirsiz bir ad yazıyordu. İlhan... Huzur Ata gözlerime bakıyor. O deniz gözlerin içinde kaybolacağım sandım. Bayburtlu Zihni'den bir şiir okuyor bana.
Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş
Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sakiler meclisten çekmiş ayağı
Hangi dağda bulsam ben o maralı
Hangi yerde görsem çeşm-i gazali
Avcılardan kaçmış ceylan misali
Göçmüş dağdan dağa yoktur durağı
Laleyi sümbülü gülü har almış
Zevk ü şavk ehlini ahu zar almış
Süleyman tahtını sanki mar almış
Gama tebdil olmuş ülfetin çağı
Zihni dert elinden her zaman ağlar
Sordum ki bağ ağlar bağ u ban ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı
Huzur Ata şiir bittiğinde derin bir nefes aldı. Sonra uçtu, gökte ay oldu. Aydınlattı yüreğimi, çelloyu yerden kaldırdım. Tıpkı Huzur Ata'nın beni yerden kaldırması gibi... Doğrulttum ve iki bacağım arasına yerleştirdim. Yayı sürmeye başladım tellere. Rüzgar esti, yardım etti notaları çıkarmama, sesimi uzaklara duyurmama. Bir şarkı iki şarkı derken gökten bir ses geldi.
"Ata yadigarı bir yangının daha var artık."
9 Aralık 2018 Pazar
Çakır Hatun: Seni ısıtmayacak güneş
Kollarımdan aşağıya doğru salınıyor siyah pelerinimin tülleri. Koca bir savaş meydanının ortasında yapayalnızım.
Biricik annem yanıbaşımda beliriyor birden.
"Neyi koruyoruz? Bu savaş ne için?" diye soruyorum. Annemin suratında kırk yaşın verdiği vakar beliriyor. Sevecen ve kararlı bir ses tonuyla,
"Namusumuzu kızım. " diyor.
"Namus nedir anne?" diye yanıtlıyorum bu sefer.
"Namus, vatandır, devlettir canım kızım." diyor ellerimi tutarak. Gözlerim doluyor. Gözyaşlarımı yüreğimdeki mezarlığın selvilerine döküyorum. Bu yangından susuz ayrılıp kurumasınlar diye.
Onlar buğday oluyor, nefes oluyor, güzellik oluyor dikiliyor karşıma bu sefer. Annemi çekiyorum yanıma. Beraber giriyoruz o güzelim başakların arasına. Saçlarımız salına salına ilerliyoruz epey. Bir an başakların bitmediği çorak bir toprak görüyoruz.
"Burası nasıl böyle kalmış yavrum?" diyor gözleri puslu.
"Ben de bilmiyorum.Anlarız şimdi." diyorum. İyice yaklaşıyoruz meydana. Etrafta bir makas dışında hiçbir nesne yok ancak makas bile henüz net görünmüyor. Annemin sesinde tedirginlik var.
"Kızım daha fazla yaklaşmayalım, bu işte bir terslik var." Nedendir bilinmez annemin ağzından değişik melodiler çıkmaya başlıyor. Re-mi-do-si-fa-si-la... Hayretle bakıyorum anneme.
"Hayır, olmaz. Ne varsa mutlaka görmem lazım, (sesimi yükseltiyorum) hey orda kimse yok mu? Bu devasa makasın benim buğdaylarımın arasında ne işi var? Bir bahçıvan mı bıraktı yoksa? Hey!.." Sesim uçsuz bucaksız bu obada yayılarak uzaklaşıyor benden. Merakım perçinleniyor. Annem
"Kızım bu merak sana zarar verecek. Bırak neyse ne haydi dönelim geriye. Nerelere geldik kim bilir? Aa, gözbebeklerin! Tâ yanaklarına kadar yayılmış kızım, ben bir anneyim yavrum haydi geriye dönelim. Bırak hangi bahçıvan geldiyse geldi. Hem buraya uğramaz bahçıvan filan. Yanlış görmüşsündür sen, hayaldir, rüyadır belki tüm yaşadıklarımız."
"Tüm bu yaralar da mı rüya anne? Görmüyor musun ruhum baştan aşağıya yara bere dolu. Pansumanımı sen yapmasan anlayacağım şu dediklerini. Bak! Görüyor musun her bahsi geçtiğinde kanamaya başlıyorlar birer birer!"
"Canım!.. Acılarının tek şahidi olmak, benim için bir şereftir. Ellerinden tutmak, annen olmak gurur kaynağımsın sen benim. Daha fazla kanatma yüreğindeki kırıkları. Bırak o faylar öylece kalakalsın. Bir sonraki deprem hepsini silip süpürecek, tertemiz edecek topraklarını."
"Ama... (sesim nefes borumda düğümleniyor) sen değil miydin bana kansız ameliyat olmaz diyen? Yaralarını kanatmadan uçamazsın diyen, sen değil miydin?"
"Keşke senin şu halini göreceğimi önceden bilseydim de, hiç demeseydim o lafı sana. Sen yardım diledikçe ben çaresizleşiyorum. Bir anne için ne kadar zor biliyor musun? Ne olur daha fazla kendini üzme. Bırak Tanrı'sından bulsun."
"Yanımda olman, yüzüme öpücük kondururken yanaklarıma bulaşan rujun bile bana öyle güç veriyor ki. Öpmesen bile olur. Sen kardeşlerimi koklayarak öperken bile ben senden güç alıyorum. Yaralarımı sarıyorum. Yeter ki vâr ol."
"Canım! Ben seni böyle görmeye katlanamı..."
Annem sözünü bitirmeden ortalıkta mermiler uçuşmaya başladı. Yeryüzümüze kan kusan bulutlar bütün öfkesini toprağı delerek çıkartıyordu bizden. Annem yorgunluğuna yenik düştü yığıldı yere. Toprak kandan beslediği tütün kolanyasını sardı vücuduna. Diz üstü çöktüm. İnatlarıma kurban gitmesin diye endişeyle beklemeye başladım. Başaklar ayaklarıma, kollarıma sarıldı. Nihayet avucuma birşeyler verdi. Urgan ve orak... Üstündeki toprağı silkeledim önce. Ben toprakları silkeledikçe annem kımıldanmaya başlıyordu. Bir kız çocuğu için en büyük mürşit ana bildiği koca yürekli kadınlardır. Onlar hem aşkın hakikatini, hem adaletin mülki temellerini en iyi savcılardan daha yetkin anlatırdı evlatlarına. Bir profesörün yıllarca uğrunda kitap yazdığı savları bir davranış ile öğretirdi cümle aleme.
"Ah... Annem, haydi uyan ve birlikte daha güzel tohumlar ekelim şuraya. Hem makasın kime ait olduğunu da öğreniriz." Toprak annemi iyice kuşattı. O güzel ela gözleri toprakla eş renk oldu açıldı.
"Kızım, ben şahidim ki sen masumsun. Kendini affet. Bırak Tanrı ona versin cezasını."
"Haydi gel anne, bak ne güzel kocaman bir tarladayız. Sen seversin organik yaşam işlerini. Hem buğdayımız da var..."
"Anlıyorum ki artık benim görevim burada sonlanıyor kınalı kuzum."
"Hâlbuki daha yeni başlamıştık..."
"Çok uzaklarda olmayacağım."
"Sensizliğe dayanamam."
"Ben hep sendeyim, sen de hep bendesin. Sen hem bensin hem de dünyasın güzel kızım. Affet beni, seni yarım bıraktım."
"Hakkını helal et melek..."
"Asıl sen..."
Annemin gözleri binbir nazla kapanmış ve bir daha asla açılmayacak gencecik gül yongası gibi mühürlendi. İki ince mil oldu durdu zaman sanki. Toprak bağrına bastı bu ulu kadını. Gördüklerime inanamıyordum. Ellerimin arasından kayıp gitmişti o güzel yürekli hatun kişi.
Nereden geldiğini bilmediğim bir kuvvet tuttu ensemden, ayaklarımın üzerine basayım diye beni gökten yere fırlattı o an. Başımdaki prenses tacı düşmüştü artık. Sade, kendi halinde tarlasında ekin ekmesi gereken basit bir kadına dönüştüm şimdi. Onsuzluğun mahsulleri bereket olup dünyanın yüreğine yağacak.
Urganımı ve orağımı vurdum sırtıma. Makasın göründüğü yere doğru emin adımlarla yürümeye başladım. Yaklaştıkça insan suretleri belirmeye başladı o çorak meydanda. Gözlerinden ateş çıkartan ateşbazlar. Ağzında yılan taşıyabilen büyücü adamlar. İnsanı ürkütecek işler çeviren savaşçı iri yiğitler. Kızını omzuna çıkarmış köylü babalar. Az ileride cenk eden kadınlar. Ok atan, mızrak kullanan, haminnelerin elinden biçki dikiş öğrenen genç kızlar da vardı. Aman Tanrım bu dünya nereden çıkıp gelmişti yüreğimin mezarlığına? Kim beslemişti bu karakterleri çorak topraklarda? Hayat mücadelesini nasıl kazanmışlardı, ne yapmış da yaşamı böylesine güzel tutup kavramışlardı?..
Sırtımdaki urgana ve orağa iyice sahip çıktım. Tedbirsiz iletişim olmaz demiştir hep annem.
"Hû! Teyzecim, ne yapıyorsunuz siz burada?"
"Tanımadım seni? Sırtındaki de nedir yolcu? Savaşa mı geldin barışa mı? Sevmeye mi geldin sövmeye mi? Ekmeye mi geldin biçmeye mi?"
"Bulmaya geldim. Var mıdır bulduracak gücün? "
"Bulmak istedin miydi karşında dağ olsa delersin. Benden bekleme kendin bul. Burası biat kapısı değildir."
İleriye doğru yürümeye devam ettim. Makasa gittikçe daha çok yaklaşıyordum. Ben yaklaştıkça ardımda bıraktığım bilge kadının sesi kulağımın içinden yankı yapar oldu. Makas geldi beni buldu, ben gittim makasa talip oldum. Önce kesti biçti beni dirençsiz kağıt parçaları gibi. Bütün yaralarım kurudu. Urganım sırtımdan düştü. Orak toprağa saplandı. Orağı almaya meylettim deminki teyze ilişti yanıma dirseğımden kavradı.
"Bak hele suratıma!"
"Baktım!"
"Burada aklını da gönlünü de ihmal etmeyeceksin. Birini birine tercih edersen bu beldeden kovulmakla kalmazsın, kendinden de kovulur öyle yargılanırsın. Biat etmeye niyetliysen seni yaban bırakırız bunu da bilesin. Elindeki orak ve urgan ile istediğini yapmakta serbestsin..."
"Çakır Hatun!.. Çakır Hatun!.."
"Efendim, Huzur Ata?"
"Şu topraklara bir avuç buğday eksek ne güzel olur. Kış gelmeden ambarı doldurmak gerek. Keşke biri el atsa şu işe, bizim oğlanlardan 20 kişilik bir ekip var hazırda ama pek beceriksizler, senin ekipten usul gösterek kimse yok mudur?"
"Bizimkilerin yarısı güney sınırında. Diğer yarısı hazırlıkta. Ben de şimdi Akuçum'la sınıra teftişe gideceğim . Yapa yapa öğrenirler."
"Senin atın nalları daha yeni değişmemiş miydi?"
"Yok yok, oldu bayağı, topladı kendini. Şimdi bir uçum gideriz."
"Dikkatli ol kızım."
"Belki geliriz, belki gelmeyiz Huzur Ata."
"Uğur olsun evladım."
"Uğur olsun."
Demek adı Çakır'mış. Masmavi gözleriyle atına atlayıp uçtu bilge kadın. Kalakaldım oracıkta. Huzur Ata karşımda, sessiz sessiz yanına yaklaştım.
"Ben biliyorum. Ekiple birlikte çalışır eker biçeriz buraları kısa zamanda."
"Yaşa!.. Gelirler şimdi."
"Bekliyorum, yalnız, biraz ekin gerek. Heybemde hiç kalmamış."
"Oğlanlarla gönderirim."
Az sonra on kadar oğlan geldi emrime. İpe dizilen tesbih taneleri gibi ardı ardına geldi hepsi. Ektik ekinleri, orak bir yana ben bir yana savruldum en son. Yorgunluktan kırılıyorduk hepimiz. Dinlenceye çekildik. Güneş bakmak üzere. Ufuk çizgisi turuncuya çalıyordu artık. Uykuya daldım. Neden sonra bir kabusla uyandım. Elleri bağlı denizin derinliklerine gömülmüştüm annen tuttu çıkarmak istedi ama başaramadı. Huzur Ata ile Çakır Hatun belirdi birden, ortalık yangın yeri... Huzur Ata, Çakır Hatun'un eline bir ok tutuşturdu. Çakır Hatun delici bakışlarıyla nişan aldı ve beni okuyla vurdu. Öldüm mü uyandım mı anlamadım. Bir de baktım ki obamızda yabanî adamlar vardı. Çadırlarımızı birer birer taciz ediyorlar. Koştum hakim bir tepeye geçtim. Yerde, unutulmuş okları birer birer fırlattım düşmanın kalbine. Ben attıkça gök açılıyor daha çok atayım diye yol veriyordu. Bir kağıt nasıl yırtılırsa aynı öyle, oklarımla yeni bir destanı düşmanın kabusu diye yazıyordum. Okudukça yaralanıyorlardı. Ben yazdıkça da yırtılıyordu ezber nüshaları teker teker. Nihayet son düşman da düştü yere. Ne olur ne olmaz diye belime sardığım urgana bayrak niyetine bir bez bağladım. Elimdeki son oka gerdim bayrağı. Tepenin başında sallandı okuduğum tüm ağıtlar, maniler, yaktığım türküler... Huzur Ata geldi yanıma,
"Hangi yiğit ananın kızısın sen?"
"Öksüzüm ben. Kimliğimin önemi var mı? Çakır Kız deyiver işte, Huzur Ata."
Biricik annem yanıbaşımda beliriyor birden.
"Neyi koruyoruz? Bu savaş ne için?" diye soruyorum. Annemin suratında kırk yaşın verdiği vakar beliriyor. Sevecen ve kararlı bir ses tonuyla,
"Namusumuzu kızım. " diyor.
"Namus nedir anne?" diye yanıtlıyorum bu sefer.
"Namus, vatandır, devlettir canım kızım." diyor ellerimi tutarak. Gözlerim doluyor. Gözyaşlarımı yüreğimdeki mezarlığın selvilerine döküyorum. Bu yangından susuz ayrılıp kurumasınlar diye.
Onlar buğday oluyor, nefes oluyor, güzellik oluyor dikiliyor karşıma bu sefer. Annemi çekiyorum yanıma. Beraber giriyoruz o güzelim başakların arasına. Saçlarımız salına salına ilerliyoruz epey. Bir an başakların bitmediği çorak bir toprak görüyoruz.
"Burası nasıl böyle kalmış yavrum?" diyor gözleri puslu.
"Ben de bilmiyorum.Anlarız şimdi." diyorum. İyice yaklaşıyoruz meydana. Etrafta bir makas dışında hiçbir nesne yok ancak makas bile henüz net görünmüyor. Annemin sesinde tedirginlik var.
"Kızım daha fazla yaklaşmayalım, bu işte bir terslik var." Nedendir bilinmez annemin ağzından değişik melodiler çıkmaya başlıyor. Re-mi-do-si-fa-si-la... Hayretle bakıyorum anneme.
"Hayır, olmaz. Ne varsa mutlaka görmem lazım, (sesimi yükseltiyorum) hey orda kimse yok mu? Bu devasa makasın benim buğdaylarımın arasında ne işi var? Bir bahçıvan mı bıraktı yoksa? Hey!.." Sesim uçsuz bucaksız bu obada yayılarak uzaklaşıyor benden. Merakım perçinleniyor. Annem
"Kızım bu merak sana zarar verecek. Bırak neyse ne haydi dönelim geriye. Nerelere geldik kim bilir? Aa, gözbebeklerin! Tâ yanaklarına kadar yayılmış kızım, ben bir anneyim yavrum haydi geriye dönelim. Bırak hangi bahçıvan geldiyse geldi. Hem buraya uğramaz bahçıvan filan. Yanlış görmüşsündür sen, hayaldir, rüyadır belki tüm yaşadıklarımız."
"Tüm bu yaralar da mı rüya anne? Görmüyor musun ruhum baştan aşağıya yara bere dolu. Pansumanımı sen yapmasan anlayacağım şu dediklerini. Bak! Görüyor musun her bahsi geçtiğinde kanamaya başlıyorlar birer birer!"
"Canım!.. Acılarının tek şahidi olmak, benim için bir şereftir. Ellerinden tutmak, annen olmak gurur kaynağımsın sen benim. Daha fazla kanatma yüreğindeki kırıkları. Bırak o faylar öylece kalakalsın. Bir sonraki deprem hepsini silip süpürecek, tertemiz edecek topraklarını."
"Ama... (sesim nefes borumda düğümleniyor) sen değil miydin bana kansız ameliyat olmaz diyen? Yaralarını kanatmadan uçamazsın diyen, sen değil miydin?"
"Keşke senin şu halini göreceğimi önceden bilseydim de, hiç demeseydim o lafı sana. Sen yardım diledikçe ben çaresizleşiyorum. Bir anne için ne kadar zor biliyor musun? Ne olur daha fazla kendini üzme. Bırak Tanrı'sından bulsun."
"Yanımda olman, yüzüme öpücük kondururken yanaklarıma bulaşan rujun bile bana öyle güç veriyor ki. Öpmesen bile olur. Sen kardeşlerimi koklayarak öperken bile ben senden güç alıyorum. Yaralarımı sarıyorum. Yeter ki vâr ol."
"Canım! Ben seni böyle görmeye katlanamı..."
Annem sözünü bitirmeden ortalıkta mermiler uçuşmaya başladı. Yeryüzümüze kan kusan bulutlar bütün öfkesini toprağı delerek çıkartıyordu bizden. Annem yorgunluğuna yenik düştü yığıldı yere. Toprak kandan beslediği tütün kolanyasını sardı vücuduna. Diz üstü çöktüm. İnatlarıma kurban gitmesin diye endişeyle beklemeye başladım. Başaklar ayaklarıma, kollarıma sarıldı. Nihayet avucuma birşeyler verdi. Urgan ve orak... Üstündeki toprağı silkeledim önce. Ben toprakları silkeledikçe annem kımıldanmaya başlıyordu. Bir kız çocuğu için en büyük mürşit ana bildiği koca yürekli kadınlardır. Onlar hem aşkın hakikatini, hem adaletin mülki temellerini en iyi savcılardan daha yetkin anlatırdı evlatlarına. Bir profesörün yıllarca uğrunda kitap yazdığı savları bir davranış ile öğretirdi cümle aleme.
"Ah... Annem, haydi uyan ve birlikte daha güzel tohumlar ekelim şuraya. Hem makasın kime ait olduğunu da öğreniriz." Toprak annemi iyice kuşattı. O güzel ela gözleri toprakla eş renk oldu açıldı.
"Kızım, ben şahidim ki sen masumsun. Kendini affet. Bırak Tanrı ona versin cezasını."
"Haydi gel anne, bak ne güzel kocaman bir tarladayız. Sen seversin organik yaşam işlerini. Hem buğdayımız da var..."
"Anlıyorum ki artık benim görevim burada sonlanıyor kınalı kuzum."
"Hâlbuki daha yeni başlamıştık..."
"Çok uzaklarda olmayacağım."
"Sensizliğe dayanamam."
"Ben hep sendeyim, sen de hep bendesin. Sen hem bensin hem de dünyasın güzel kızım. Affet beni, seni yarım bıraktım."
"Hakkını helal et melek..."
"Asıl sen..."
Annemin gözleri binbir nazla kapanmış ve bir daha asla açılmayacak gencecik gül yongası gibi mühürlendi. İki ince mil oldu durdu zaman sanki. Toprak bağrına bastı bu ulu kadını. Gördüklerime inanamıyordum. Ellerimin arasından kayıp gitmişti o güzel yürekli hatun kişi.
Nereden geldiğini bilmediğim bir kuvvet tuttu ensemden, ayaklarımın üzerine basayım diye beni gökten yere fırlattı o an. Başımdaki prenses tacı düşmüştü artık. Sade, kendi halinde tarlasında ekin ekmesi gereken basit bir kadına dönüştüm şimdi. Onsuzluğun mahsulleri bereket olup dünyanın yüreğine yağacak.
Urganımı ve orağımı vurdum sırtıma. Makasın göründüğü yere doğru emin adımlarla yürümeye başladım. Yaklaştıkça insan suretleri belirmeye başladı o çorak meydanda. Gözlerinden ateş çıkartan ateşbazlar. Ağzında yılan taşıyabilen büyücü adamlar. İnsanı ürkütecek işler çeviren savaşçı iri yiğitler. Kızını omzuna çıkarmış köylü babalar. Az ileride cenk eden kadınlar. Ok atan, mızrak kullanan, haminnelerin elinden biçki dikiş öğrenen genç kızlar da vardı. Aman Tanrım bu dünya nereden çıkıp gelmişti yüreğimin mezarlığına? Kim beslemişti bu karakterleri çorak topraklarda? Hayat mücadelesini nasıl kazanmışlardı, ne yapmış da yaşamı böylesine güzel tutup kavramışlardı?..
Sırtımdaki urgana ve orağa iyice sahip çıktım. Tedbirsiz iletişim olmaz demiştir hep annem.
"Hû! Teyzecim, ne yapıyorsunuz siz burada?"
"Tanımadım seni? Sırtındaki de nedir yolcu? Savaşa mı geldin barışa mı? Sevmeye mi geldin sövmeye mi? Ekmeye mi geldin biçmeye mi?"
"Bulmaya geldim. Var mıdır bulduracak gücün? "
"Bulmak istedin miydi karşında dağ olsa delersin. Benden bekleme kendin bul. Burası biat kapısı değildir."
İleriye doğru yürümeye devam ettim. Makasa gittikçe daha çok yaklaşıyordum. Ben yaklaştıkça ardımda bıraktığım bilge kadının sesi kulağımın içinden yankı yapar oldu. Makas geldi beni buldu, ben gittim makasa talip oldum. Önce kesti biçti beni dirençsiz kağıt parçaları gibi. Bütün yaralarım kurudu. Urganım sırtımdan düştü. Orak toprağa saplandı. Orağı almaya meylettim deminki teyze ilişti yanıma dirseğımden kavradı.
"Bak hele suratıma!"
"Baktım!"
"Burada aklını da gönlünü de ihmal etmeyeceksin. Birini birine tercih edersen bu beldeden kovulmakla kalmazsın, kendinden de kovulur öyle yargılanırsın. Biat etmeye niyetliysen seni yaban bırakırız bunu da bilesin. Elindeki orak ve urgan ile istediğini yapmakta serbestsin..."
"Çakır Hatun!.. Çakır Hatun!.."
"Efendim, Huzur Ata?"
"Şu topraklara bir avuç buğday eksek ne güzel olur. Kış gelmeden ambarı doldurmak gerek. Keşke biri el atsa şu işe, bizim oğlanlardan 20 kişilik bir ekip var hazırda ama pek beceriksizler, senin ekipten usul gösterek kimse yok mudur?"
"Bizimkilerin yarısı güney sınırında. Diğer yarısı hazırlıkta. Ben de şimdi Akuçum'la sınıra teftişe gideceğim . Yapa yapa öğrenirler."
"Senin atın nalları daha yeni değişmemiş miydi?"
"Yok yok, oldu bayağı, topladı kendini. Şimdi bir uçum gideriz."
"Dikkatli ol kızım."
"Belki geliriz, belki gelmeyiz Huzur Ata."
"Uğur olsun evladım."
"Uğur olsun."
Demek adı Çakır'mış. Masmavi gözleriyle atına atlayıp uçtu bilge kadın. Kalakaldım oracıkta. Huzur Ata karşımda, sessiz sessiz yanına yaklaştım.
"Ben biliyorum. Ekiple birlikte çalışır eker biçeriz buraları kısa zamanda."
"Yaşa!.. Gelirler şimdi."
"Bekliyorum, yalnız, biraz ekin gerek. Heybemde hiç kalmamış."
"Oğlanlarla gönderirim."
Az sonra on kadar oğlan geldi emrime. İpe dizilen tesbih taneleri gibi ardı ardına geldi hepsi. Ektik ekinleri, orak bir yana ben bir yana savruldum en son. Yorgunluktan kırılıyorduk hepimiz. Dinlenceye çekildik. Güneş bakmak üzere. Ufuk çizgisi turuncuya çalıyordu artık. Uykuya daldım. Neden sonra bir kabusla uyandım. Elleri bağlı denizin derinliklerine gömülmüştüm annen tuttu çıkarmak istedi ama başaramadı. Huzur Ata ile Çakır Hatun belirdi birden, ortalık yangın yeri... Huzur Ata, Çakır Hatun'un eline bir ok tutuşturdu. Çakır Hatun delici bakışlarıyla nişan aldı ve beni okuyla vurdu. Öldüm mü uyandım mı anlamadım. Bir de baktım ki obamızda yabanî adamlar vardı. Çadırlarımızı birer birer taciz ediyorlar. Koştum hakim bir tepeye geçtim. Yerde, unutulmuş okları birer birer fırlattım düşmanın kalbine. Ben attıkça gök açılıyor daha çok atayım diye yol veriyordu. Bir kağıt nasıl yırtılırsa aynı öyle, oklarımla yeni bir destanı düşmanın kabusu diye yazıyordum. Okudukça yaralanıyorlardı. Ben yazdıkça da yırtılıyordu ezber nüshaları teker teker. Nihayet son düşman da düştü yere. Ne olur ne olmaz diye belime sardığım urgana bayrak niyetine bir bez bağladım. Elimdeki son oka gerdim bayrağı. Tepenin başında sallandı okuduğum tüm ağıtlar, maniler, yaktığım türküler... Huzur Ata geldi yanıma,
"Hangi yiğit ananın kızısın sen?"
"Öksüzüm ben. Kimliğimin önemi var mı? Çakır Kız deyiver işte, Huzur Ata."
2 Aralık 2018 Pazar
Bir adamı idam etmek
Bir adamı idam etmek
Loş ışığın altındayız. Göz, gözü görmüyor. Elimde bir kağıt ve kırmızı dolma kalemim. Karşımda ihtiyarlar heyetim. Yüreğimde kurulmuş sandığı çıkarıp bırakıyorum orta yere. İçinden kahverengi ekoseli piknik örtüsü çıkıyor. Heyetin en kıdemlisi şaşırıyor.
'Bunu mu saklıyorsun delil diye?'
'Hayır.'
'O zaman hepsini dök.'
'Şurada, saçımı başımı dağıtan çiçek tomurcukları.'
'Biraz daha saçmalarsan toplantıyı bitireceğiz.'
'Son birşey daha var.'
'Nedir?'
'Elinizi uzatın lütfen.'
Heyetin en yaşlı üyesi uzattı elini avucuma bıraktı.
'Hazır mısınız?'
'Evet.'
'Elinizi beynime doğru uzatın.'
'İyi misin?'
'Lütfen dediğimi yapın.'
Elini beynime doğru uzattıkça başım dönüyordu. Gözlerimde haleler belirmeye başladı. Olayın akışını görüyorduk hep birlikte. Ne varsa ortadaydı artık. Gizli saklı kalmamıştı.
Odanın duvarları yıkıldı. Sandığımın kapağı esen rüzgârla beraber uçtu. Ona gitti. Heyetin içinden biri:
'Yüreğin yanıyor.' Dedi
'Rüzgar diner şimdi, o da söner.' Dedi diğeri.
Yanaklarımdan sızan kara yaşlar ateşin körüğü oldu. Alevler duvarları az önce yıkılan odanın içini bir anda sardı. İnsanlara dokunmadan, nerede bir nesne varsa onu yaktı kül etti. Gözlerimin durmasıyla alevler yüreğimden çekildi. Odadakiler çoktan artık durmayacak bu yangına tanık olmuştu.
Gökler ve dört yön birbirine katıldı. Dünyanın dönüşünü kulaklarımda duyuyordum. Önce sağ kulağımdan geçiyor dudaklarımı sıyırarak sol kulağıma ulaşıyor. Boynumun sol tarafına küçükten çarpıyor ve sağdan dönerken virajı alamayarak kaza yapıyor.
Her şeyin alt üst olduğunu görmek için başka delil aramadı heyet. Her yer birbirine girmişti. Uzaklardan çirkin bir adam yaklaşmaya başladı. Yanıma geldi. Kolumdan tuttu.
'Seni çok merak ettim. İyi misin?'
'Çok uzakta değildim.'
'Korktum.'
'Anlamadım.'
'Talihsizlikler oldu. Ancak yanına gelebildim.'
'Sence de geç değil mi?'
'Öyle mi?'
'Düşün istersen.'
Az önce yıkılan duvarlar etrafıma dikildi. Bir kapıyla beraber. Esen rüzgar anahtarını avuçlarıma bıraktı. Kapı çaldı. Çirkin adamın yüzü anahtarda belirdi. Bir uğultu geldi kulağıma, dünyanın dönüşünü andırıyordu.
'Lütfen, izin ver geleyim yanına.'
Anahtarı avuçlarıma bırakan rüzgar burnumun ucunda bekliyordu şimdi. Anahtarı rüzgara teslim ettim. Sırtımı dönüp her şeyi geride bıraktım. Heyet ne yaptı bilmiyorum. Çiçek tomurcuklarını miras bırakan bence çoktan idam edilmişti zaten.
Loş ışığın altındayız. Göz, gözü görmüyor. Elimde bir kağıt ve kırmızı dolma kalemim. Karşımda ihtiyarlar heyetim. Yüreğimde kurulmuş sandığı çıkarıp bırakıyorum orta yere. İçinden kahverengi ekoseli piknik örtüsü çıkıyor. Heyetin en kıdemlisi şaşırıyor.
'Bunu mu saklıyorsun delil diye?'
'Hayır.'
'O zaman hepsini dök.'
'Şurada, saçımı başımı dağıtan çiçek tomurcukları.'
'Biraz daha saçmalarsan toplantıyı bitireceğiz.'
'Son birşey daha var.'
'Nedir?'
'Elinizi uzatın lütfen.'
Heyetin en yaşlı üyesi uzattı elini avucuma bıraktı.
'Hazır mısınız?'
'Evet.'
'Elinizi beynime doğru uzatın.'
'İyi misin?'
'Lütfen dediğimi yapın.'
Elini beynime doğru uzattıkça başım dönüyordu. Gözlerimde haleler belirmeye başladı. Olayın akışını görüyorduk hep birlikte. Ne varsa ortadaydı artık. Gizli saklı kalmamıştı.
Odanın duvarları yıkıldı. Sandığımın kapağı esen rüzgârla beraber uçtu. Ona gitti. Heyetin içinden biri:
'Yüreğin yanıyor.' Dedi
'Rüzgar diner şimdi, o da söner.' Dedi diğeri.
Yanaklarımdan sızan kara yaşlar ateşin körüğü oldu. Alevler duvarları az önce yıkılan odanın içini bir anda sardı. İnsanlara dokunmadan, nerede bir nesne varsa onu yaktı kül etti. Gözlerimin durmasıyla alevler yüreğimden çekildi. Odadakiler çoktan artık durmayacak bu yangına tanık olmuştu.
Gökler ve dört yön birbirine katıldı. Dünyanın dönüşünü kulaklarımda duyuyordum. Önce sağ kulağımdan geçiyor dudaklarımı sıyırarak sol kulağıma ulaşıyor. Boynumun sol tarafına küçükten çarpıyor ve sağdan dönerken virajı alamayarak kaza yapıyor.
Her şeyin alt üst olduğunu görmek için başka delil aramadı heyet. Her yer birbirine girmişti. Uzaklardan çirkin bir adam yaklaşmaya başladı. Yanıma geldi. Kolumdan tuttu.
'Seni çok merak ettim. İyi misin?'
'Çok uzakta değildim.'
'Korktum.'
'Anlamadım.'
'Talihsizlikler oldu. Ancak yanına gelebildim.'
'Sence de geç değil mi?'
'Öyle mi?'
'Düşün istersen.'
Az önce yıkılan duvarlar etrafıma dikildi. Bir kapıyla beraber. Esen rüzgar anahtarını avuçlarıma bıraktı. Kapı çaldı. Çirkin adamın yüzü anahtarda belirdi. Bir uğultu geldi kulağıma, dünyanın dönüşünü andırıyordu.
'Lütfen, izin ver geleyim yanına.'
Anahtarı avuçlarıma bırakan rüzgar burnumun ucunda bekliyordu şimdi. Anahtarı rüzgara teslim ettim. Sırtımı dönüp her şeyi geride bıraktım. Heyet ne yaptı bilmiyorum. Çiçek tomurcuklarını miras bırakan bence çoktan idam edilmişti zaten.
1 Aralık 2018 Cumartesi
Pamuk Hatun'un Töresi
'Dizleri üzerine çökmüş bir harabeyim. Haramîlere savaş açmak töreden midir?'
Yıkıntılarımda yankılanan bu ezgi töreden sana hediyedir.
Bu akşam bir kere daha kırıldı kalbim. Ayna kırıklarıyla şarkımı söylerken bir kere daha büktüm boynumu. Yarin zülfüne vardığında titreyen ellerini ve duran kalbini de biliyorum. Zamanı durdurmak için dua ettiğini de... Sen de biliyorsun, verilmemiş sözlerin hafifliği ile uzaklar göründüğünde uçup gittiğini. Henüz şahadet etmeden gittin, bunu da biliyorsun. İşte o gün itibarıyla ben, daha aylardan Haziran'dı ama bir çınarın yaprakları gibi dökülür oldum. Saçlarımın yeni töresi oldu sararıp solmak. Hani o gün gözlerini beynine dikerek bir of çekmiştin. Şimdi kapkara bir yürek var avuçlarımda. Kül olmuş solgun saçlarım bir pervanenin kanatları gibi.
Notalar verildi. Yüreğimin içine yerleşti. Orkestra kurdum hıçkırıklardan. Her yeni notada detone oldum. Bir türlü doğruyu bulamıyorum. Senin adın doğru olan yanıt mı? Senin adın ne? Doğru mu, Yanlış mı? Doğuş mu? Yanış mı?
Defterimin yaprağına kara mühür vurdum. Kar taneleri kadar sudan ve pamuktan, nokta kadar kurşundan, mim kadar benden, biraz da senden. 'Pamuk çok kırılgan birşeydir.' demiştim hatırlarsan. Sakın! Sorma pamuktan kasıt neydi? Yanıt da verememiştin hani... Söyle bakalım, yanacak yüreğin var mı ki yanıt verebilesin?
Susuyorsun. Her geçen gün içine çöken bu kara deliğin sahibi kim? Bu kara deliğe bütün varlık birden çökerse, yani yüreğimin tam ortası bir kara delik kesilirse seni yok edebilir miyim? Yani, süveyda seni yok ederse eğer yok olabilir misin?
Aramızdaki tek bağın ondan ibaret olduğunu ileri sürerek ürettiğin bu bahane neden bakış olup deliyor ciğerimi? Hal bu ki, dilini de kan revan içinde bırakan sarmaşık değil mi?
Benim bu yangının ortasında yapayalnız olduğumu, yıkıntıların arasındaki yankılarımı görebiliyor musun? Yoksa bunlar sana bir türkünün melodileri gibi mi geliyor? Sana dair her şeyi salıverdiğim gün küçücük dünyanda belki bu çığlık yırtmıştır kulaklarını. Yani sen çınarın dallarından tutmadın diye kendimi hapsettiğim bu yangın kulaklarına dolan yankılarla tutuştu. Hıçkırıklarımdan dizdiğin o tesbihi tutuşturdun elime. Konuş, bir tesbih kaç ele tutuşturulur? Bu soru hepimize, büsbütün o kesilmiş midir hıçkırıklar?
Geceyi yaran ayrılık türküleri yaraladı mı seni de? O gün onca yolu kim için teptin? Hem de Mayıs ortalarında. Yeniden doğmak mıydı niyetin yoksa kendine verdiğin bir ödül müydü?.. Saçlarımı tarayan ellerin hangi benden neyi almak istedi? Ar şişesini taşa çalmak istedin ama izin vermemişti Pamuk Hatun. Hatırlıyorsun değil mi?
İşte savaş fermanını biz orada mühürlemiştik. Er meydanında ilk isyan damgasını vuran ben olmuştum. Sonra o meydan aşk oldu, söz oldu, gül oldu ve nihayet küle döndü. Erkek çocuklarına vaktiyle bolca dayak atmış bir kadından ne bekliyordun? Bil ki, bu savaşın gülleleri türkülerdir. Bu savaşın muhbiri sözcüklerdir.
Pamuk Hatun
12 Kasım 2018 Pazartesi
Nazire: Son yolcunun konuşması
Gemiye geç kalmak belki binmekten vazgeçmek de denebilir bu yaptığıma.
İskelenin önünde kuru güllerle bezenmiş bir gemi duruyor. Durduğum iskelenin ahı gitmiş vahı kalmış. Tüm boğazı sonradan ıslatılmış kuru gül kokusu sarıyor. İskele de öyle eski ve yıkık dökük ki gören şaşar kalır. Sanki bin yıllardır giden herkescikler yağma etmiş ve tozu dumana katmış gibi... Öyle metruk... Zaten ben olmasam geminin burada duracağı da yok... Kaptan geldi yanaştı o kırık dökük iskeleye. Tam karşımda denizden daha mavi, gökten daha serin ve yüreğimin yangınından kurtulmayı başarabilmiş bir liman duruyordu. Hem yüreğimin tam ortasında hem yüreğimdeki yangından hiç hasar almadan oracıkta duruyordu. Sanki yıllar yılı kimse oraya tek çöp atmamış. Oradan geçerken yere balgam atan sokak serserileri birden İstanbul beyefendisine dönüşmüş. Sigara izmaritleri, içenlerin boğazlarına dizilmiş... Huzur kenti orası, belli, evet, karşı kıyıdan... Limanın bir bacası var. Ne hikmet!.. O masmavi limanın yemyeşil yosunlarla çevrilmiş bacasından islerini etrafına saçan kül renginde dumanlar tütüyor. Belki gemi tayfalarından birileri üşümüştür!? Isınmak için çay demlemişlerdir?.. Olamaz mı? Koca bir semaver dolusu çay... İçine bir tutam kızıl ot, insanlar buna kuşburnu da diyor, bir tutam ada çayı, hem belki papatya da toplayıp katmışlardır, kim bilir?
Ne de severim papatyaları! En az kuru güller kadar anlam yüklüdür onlar. Büyük bir yıkımın arkasından gelen sade ama her zaman değerini koruyan güzelliğiyle çayın tadını yumuşatırlar. İçenin sinirlerini alırlar, uykuyla ebe sobe oynayan erişkinleri düşlerindeki fay kırıklarıyla buluştururlar. Buruk bir günü hep bir fincan papatya çayıyla bitirirdim, bir zamanlar, işte tam o günlerde, özür dilemenin en güzel yöntemi nedir diye uzun süre düşündüm. En sonunda bir gün anneme sordum. Anneme gelen en güzel özür koca bir buket kır papatyasıyla olmuş! Sonra onları kurutmuş annem. İyice kuruyunca yaptığı çaylara katmış. Meğerse annemin çayı hep bundan güzel oluyormuş. Şimdilerde kuru güllerimle hasbihal ediyorum sadece! Ne huzur veren bir bardak çay ne de bir buket dolusu kurutulup çaya katılacak kır papatyam var. Çünkü henüz dilenmemiş bir özür duruyor İstanbul Boğazı'nın derin sularında. Oraya gömülmüş haykırışlar, kirpiklerden sıyrılmış ve istiridyelerin içine yerleşmiş kapkara inci taneleri, umutlar, hayaller, heyecanlar... Sözün özü bir genç kadının sahip olabileceği her şey bir olmuş gömülmüş oraya. Denizi dolduran belediyelerin bile söküp atamayacağı kadar derin bir yerde, ince ince kurutuyor boğazı alevleriyle.
Gemi iyice yanaşıyor olduğum yere doğru. Bacasından göğü delercesine dumanlar püskürtüyor. Türlü sesler çıkarıyor kaptan. Gemi ağzına kadar dolu ama huzurlu bir hava hakim... Kaptan kafasını uzatıyor gel diye işaret ediyor ısrarla. Omuz silkeliyorum kaptana. Omzumdan kupkuru birşeyler dökülmeye başlıyor. Kollarım sanki biçim değiştiriyor. Bir kaç saniye sonra kollarımın hemen yanında küçücük kanatlarım olduğunu görüyorum. Deve kuşlarının kanatları gibi yani. Var ama işe yaramıyor. Eksik... Uçsam uçamam yüzsem yüzemem artık. Sıkışmış kalmışım burada, bu iskelede. Karşıdaki huzur limanı bacasında tüten dumanıyla çok uzaklarımda... Bir bülbül olmayı ne de isterdim. Hem sesim de güzel olurdu o zaman. Karşıda duran limanda huzurun şarkısını mırıldanırdım vakti geldiğinde. Halbuki insan bir cins ile yaratılıyor. Bu cinsin de özellikleri neye imkan veriyorsa o ölçüde maharetini sergileme imkanı buluyor. Bazen oturup kızıl bir vitral gibi parlayan bir çift gözle yardım çağrısı yapıyor, bazen de avazı çıktığı kadar tıkırdatıyor ortalığı. Bülbül meşreplilerin işi kolay elbette. Sesi dinlenesi her şarkıcı gibi onların da dinleyicisi bol oluyordur... Bir deve kuşunun neyini dinlesin insanlar? Yüreği kül de olsa yaptığı yapacağı kafasını kuma gömmek. Üzerinden vapurların ağır ağır geçtiği Boğaz'a acılarını gömdüğü gibi... Üstelik henüz ruhlarına bir Fatiha armağan bile etmemişken.
Eteklerimden yarasalar uçuyor karşıdaki limana doğru. Yüreğimden koca bir ok çıkıp gidiyor suyun dibine doğru. O sırada kulaklarıma bir ses doluyor.
"Bacım bekletme! Haydi işimiz gücümüz var."
"Nereye gidiyorsunuz?"
"Nereye gitmek istiyorsun?"
"Üsküdar'a bırakıverin beni."
"Olmaz, biz Beyoğlu'na geçiyoruz."
"Şu karşı kıyıdaki güzel liman neresi oluyor?"
"Hani nerede?"
"Bak tam şurada." derken ellerimi ileriye doğru uzatıyorum.
"Bacım ne güzeli orası bildiğin Beyoğlu iskelesi."
Karşımdaki o güzel liman birden yok oluyor. Kekelemeye başlıyorum.
"Ama, masmaviydi orası..."
"Bacım sen az ilerde hastane var, oraya bir git istersen."
"Ama..."
Bağırıyor:
"Kaptan! Haydi!"
Nasıl olabilir bu? Oysa tam karşımda duruyordu. Şimdi ne oldu da yok oldu? İçimden yükselen tüm bu sorularla beraber deniz köpürmeye başlıyor. Su sakinliğini bozuyor. Eteklerimden yukarıya doğru yükseliyor. Karşımda tüm çirkinliğiyle, tüm pisliğiyle koskoca bir semt duruyor. Haliç'teyim demek. Su gittikçe yükseliyor. Tam yanımda bir adam beliriyor. Onun dizlerine kadar gelmeyen su beni çoktan yutuyor. Rimellerim tüm denizi siyaha boyuyor. Allığım uskumruları alacalıyor, rujum deniz kabuklarını kızıla çalıyor. Ojelerim ahtapotların derilerini yeniliyor. Ciğerlerimdeki oksiyen büyük bir hızla baloncuk olup kaçıyor gökyüzüne. Yarasalarım eteklerime toplanıyor. Suyun dibinde beni bekleyen yere doğru götürüyorlar. Çekiştirerek... Az önce fırlayan ok bir tünel kazıyor aşağıya doğru. İnerken tıpkı benim gibi bu sulara kendini gömen birçok insan olduğunu görüyorum. Zar zor bir cümle kuruyorum az önce dizleri ıslanmayan adam duysun diye.
"Seyir defterini siz yazın."
İskelenin önünde kuru güllerle bezenmiş bir gemi duruyor. Durduğum iskelenin ahı gitmiş vahı kalmış. Tüm boğazı sonradan ıslatılmış kuru gül kokusu sarıyor. İskele de öyle eski ve yıkık dökük ki gören şaşar kalır. Sanki bin yıllardır giden herkescikler yağma etmiş ve tozu dumana katmış gibi... Öyle metruk... Zaten ben olmasam geminin burada duracağı da yok... Kaptan geldi yanaştı o kırık dökük iskeleye. Tam karşımda denizden daha mavi, gökten daha serin ve yüreğimin yangınından kurtulmayı başarabilmiş bir liman duruyordu. Hem yüreğimin tam ortasında hem yüreğimdeki yangından hiç hasar almadan oracıkta duruyordu. Sanki yıllar yılı kimse oraya tek çöp atmamış. Oradan geçerken yere balgam atan sokak serserileri birden İstanbul beyefendisine dönüşmüş. Sigara izmaritleri, içenlerin boğazlarına dizilmiş... Huzur kenti orası, belli, evet, karşı kıyıdan... Limanın bir bacası var. Ne hikmet!.. O masmavi limanın yemyeşil yosunlarla çevrilmiş bacasından islerini etrafına saçan kül renginde dumanlar tütüyor. Belki gemi tayfalarından birileri üşümüştür!? Isınmak için çay demlemişlerdir?.. Olamaz mı? Koca bir semaver dolusu çay... İçine bir tutam kızıl ot, insanlar buna kuşburnu da diyor, bir tutam ada çayı, hem belki papatya da toplayıp katmışlardır, kim bilir?
Ne de severim papatyaları! En az kuru güller kadar anlam yüklüdür onlar. Büyük bir yıkımın arkasından gelen sade ama her zaman değerini koruyan güzelliğiyle çayın tadını yumuşatırlar. İçenin sinirlerini alırlar, uykuyla ebe sobe oynayan erişkinleri düşlerindeki fay kırıklarıyla buluştururlar. Buruk bir günü hep bir fincan papatya çayıyla bitirirdim, bir zamanlar, işte tam o günlerde, özür dilemenin en güzel yöntemi nedir diye uzun süre düşündüm. En sonunda bir gün anneme sordum. Anneme gelen en güzel özür koca bir buket kır papatyasıyla olmuş! Sonra onları kurutmuş annem. İyice kuruyunca yaptığı çaylara katmış. Meğerse annemin çayı hep bundan güzel oluyormuş. Şimdilerde kuru güllerimle hasbihal ediyorum sadece! Ne huzur veren bir bardak çay ne de bir buket dolusu kurutulup çaya katılacak kır papatyam var. Çünkü henüz dilenmemiş bir özür duruyor İstanbul Boğazı'nın derin sularında. Oraya gömülmüş haykırışlar, kirpiklerden sıyrılmış ve istiridyelerin içine yerleşmiş kapkara inci taneleri, umutlar, hayaller, heyecanlar... Sözün özü bir genç kadının sahip olabileceği her şey bir olmuş gömülmüş oraya. Denizi dolduran belediyelerin bile söküp atamayacağı kadar derin bir yerde, ince ince kurutuyor boğazı alevleriyle.
Gemi iyice yanaşıyor olduğum yere doğru. Bacasından göğü delercesine dumanlar püskürtüyor. Türlü sesler çıkarıyor kaptan. Gemi ağzına kadar dolu ama huzurlu bir hava hakim... Kaptan kafasını uzatıyor gel diye işaret ediyor ısrarla. Omuz silkeliyorum kaptana. Omzumdan kupkuru birşeyler dökülmeye başlıyor. Kollarım sanki biçim değiştiriyor. Bir kaç saniye sonra kollarımın hemen yanında küçücük kanatlarım olduğunu görüyorum. Deve kuşlarının kanatları gibi yani. Var ama işe yaramıyor. Eksik... Uçsam uçamam yüzsem yüzemem artık. Sıkışmış kalmışım burada, bu iskelede. Karşıdaki huzur limanı bacasında tüten dumanıyla çok uzaklarımda... Bir bülbül olmayı ne de isterdim. Hem sesim de güzel olurdu o zaman. Karşıda duran limanda huzurun şarkısını mırıldanırdım vakti geldiğinde. Halbuki insan bir cins ile yaratılıyor. Bu cinsin de özellikleri neye imkan veriyorsa o ölçüde maharetini sergileme imkanı buluyor. Bazen oturup kızıl bir vitral gibi parlayan bir çift gözle yardım çağrısı yapıyor, bazen de avazı çıktığı kadar tıkırdatıyor ortalığı. Bülbül meşreplilerin işi kolay elbette. Sesi dinlenesi her şarkıcı gibi onların da dinleyicisi bol oluyordur... Bir deve kuşunun neyini dinlesin insanlar? Yüreği kül de olsa yaptığı yapacağı kafasını kuma gömmek. Üzerinden vapurların ağır ağır geçtiği Boğaz'a acılarını gömdüğü gibi... Üstelik henüz ruhlarına bir Fatiha armağan bile etmemişken.
Eteklerimden yarasalar uçuyor karşıdaki limana doğru. Yüreğimden koca bir ok çıkıp gidiyor suyun dibine doğru. O sırada kulaklarıma bir ses doluyor.
"Bacım bekletme! Haydi işimiz gücümüz var."
"Nereye gidiyorsunuz?"
"Nereye gitmek istiyorsun?"
"Üsküdar'a bırakıverin beni."
"Olmaz, biz Beyoğlu'na geçiyoruz."
"Şu karşı kıyıdaki güzel liman neresi oluyor?"
"Hani nerede?"
"Bak tam şurada." derken ellerimi ileriye doğru uzatıyorum.
"Bacım ne güzeli orası bildiğin Beyoğlu iskelesi."
Karşımdaki o güzel liman birden yok oluyor. Kekelemeye başlıyorum.
"Ama, masmaviydi orası..."
"Bacım sen az ilerde hastane var, oraya bir git istersen."
"Ama..."
Bağırıyor:
"Kaptan! Haydi!"
Nasıl olabilir bu? Oysa tam karşımda duruyordu. Şimdi ne oldu da yok oldu? İçimden yükselen tüm bu sorularla beraber deniz köpürmeye başlıyor. Su sakinliğini bozuyor. Eteklerimden yukarıya doğru yükseliyor. Karşımda tüm çirkinliğiyle, tüm pisliğiyle koskoca bir semt duruyor. Haliç'teyim demek. Su gittikçe yükseliyor. Tam yanımda bir adam beliriyor. Onun dizlerine kadar gelmeyen su beni çoktan yutuyor. Rimellerim tüm denizi siyaha boyuyor. Allığım uskumruları alacalıyor, rujum deniz kabuklarını kızıla çalıyor. Ojelerim ahtapotların derilerini yeniliyor. Ciğerlerimdeki oksiyen büyük bir hızla baloncuk olup kaçıyor gökyüzüne. Yarasalarım eteklerime toplanıyor. Suyun dibinde beni bekleyen yere doğru götürüyorlar. Çekiştirerek... Az önce fırlayan ok bir tünel kazıyor aşağıya doğru. İnerken tıpkı benim gibi bu sulara kendini gömen birçok insan olduğunu görüyorum. Zar zor bir cümle kuruyorum az önce dizleri ıslanmayan adam duysun diye.
"Seyir defterini siz yazın."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Uzlet Türküsü
Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...
-
The New Yorker'dan... Tomris Yaşam'ın evinden çıktı. Şapkasının tüyünü okşadı. Yakalarını sıkıca kavradı. Tek tek düğmelerini yoklad...
-
Bu yazı 8 Şubat 2019 günü YeniBirlik Gazetesi Kültür&Sanat sayfasında denk geldiğim 'Töre' Leyla Gencer sahnesinde başlıklı h...
-
Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...






