23 Ocak 2021 Cumartesi

Başka

 

Fotoğraf: Ara Güler
Kahve fincanlarını masaya koydu. Karşımda boş duran koltuğa oturmadı. Yerde bağdaş kurdu. "Anlat." desin diye bekledim. Konuşmadı benimle. Tek bir soru sormadı. Kahvesini alıp içmeye koyuldu. Gözleri hem bana bakıyor hem benden kaçıyordu. 
"Bizimkiler" dedim "Özledi seni". 
Hiç istifini bozmadı. Yutkundu yalnızca. Sonra bir yudum daha içti kahvesinden.
"Özellikle Feyyaz, bilirsin çok sever seni. Muhabbetini hep ötekilerden ayırır." 
Ne bir cevap verdi ne de herhangi bir tepki. 

Masada duran kar küresini sallayıp yerine bıraktım. Kar taneleri aheste aheste insin aşağı. Elimi cebime attım. Bir fotoğraf çıkarttım. Katlandığı yerlerden boyaları silinmiş. Basıldığı ilk gün ne kadar canlıysa şimdi o kadar eprimiş. Kar taneleri birer birer düşsün gökyüzünden yeryüzüne. Kahve fincanını kenara bıraktı. Fotoğrafı almak için uzandı. Ardından geri çekti kendini. 
"İşe yarar şeyler değil bunlar." 
Bir müzik açtı dinlemek için. Geçti yerine oturdu. 
"Üşüdün mü?" dedi.
"Eh biraz" dedim.
"Kahve ısıtır" dedi.
"Feyyaz ağabey de severdi bilirsin." dedim.
"O orta şekerli içer" dedi.
"Ben sadeden şaşmam." dedim.

Ondan beklemediğim bir çeviklikle kanepelerden birini kaldırdı. İçeride bir sağa bir sola çekiştire çekiştire bir şeyler aradı. En sonunda;
"Heh..." dedi.
Elinde bir fotoğraf albümü. Eliyle beni çağırdı;
"Gel, gel bak burada neler var." dedi.
Gülümsedim;
"Tabii sende bir hazine dolusu fotoğraf varken bendeki buruşuk şeyi ne yapasın ki değil mi?" dedim. 
"Takılma böyle detaylara. Baksana o vakitler ne de güzel yağıyormuş kar." dedi.
"Şimdi asit yağsa yarabbi şükür diyeceğiz." dedim.

Kapı çaldı. Kalkmaya yeltendim. Eliyle oturmamı istedi benden. Kapıya koştu. Yıllarca bu anı beklemiş de sonunda gerçekleşmiş gibi. Kapıda yuvarlak koca göbeği ile bir adam belirdi. 
"İznin var mı girebilir miyim?" dedi.
"Islanmışsın." dedi.
"Sorma... Bir kahve var mı?" dedi.
Koşa koşa mutfaktan bir fincan kahve daha getirdi. 
"Seni gördüm az evvel balıkçılarla beraberdin." dedi.
"Yardım istediler Muhtar ağabey." dedi.
"Seslendim duymadın beni. Neyse seni arayan soran oldu mu bugünlerde."dedi Muhtar.
"Yahu kim niye arasın siz de çok alemsiniz." dedim.
"Hemen çıkışma." dedi.
"Kim arasın neden arasın yahu." dedim.
Muhtar: "Bugün bir araba kaza yaptı." dedi.
"Gördüm, yoldan çıkmış." dedi.
"Her yoldan çıkanı yola geri alsaydık o-hoooo..." dedim muzur muzur gülümseyerek.
"Şu kolye senindi, al istersen kaybolmasın." dedi.
Muhtar: "Plakayı okuyabildin mi?"
"Yok, hızlıca geçtim oradan çok dikkat edemedim."
"Okusa ne olacak sanki?.." dedim. Demesem daha iyiydi belki de... Telefon çaldı.

16 Ocak 2021 Cumartesi

Davetiye

Fotoğraf: Ara Güler
Mutfak tezgahının üzerindeki kurumuş zeytin çekirdeklerine şöyle bir baktım. Hırkamı giydim. Sessiz odayı dolduran gıcırtı sesi ile kapıyı açtım. Telefonu evde bıraktım. Kapüşon her zamanki gibi saçlarımı örtüyor. İri yağmur damlaları hırkamı dokunuşları ile ıslatmaya başlıyor. Tenha yollardan geçiyorum. Bu sırada bir iki araba yola misafir oluyor. Geçip gidiyorlar. İçlerinden biri yoldan çıkmış. Gri bariyerlere çarpmış. Gece olmasına seviniyorum. Trafik olmaz en azından. (Gündüz olduğu kadar.)

Aşağılara iniyorum. Şehrin derinlerine. Kimselerin bakmak istemediği baksa da görmeye tahammül edemeyeceği yerlere. Soğuk, katı ve saf suratına yaşamın...

Bir sürü denizci. Bir bir dizilmişler ellerinde ağlarıyla. Ağrılı, sancılı, belini tutmuş, en ihtiyarı. Tek eli yine ağda. Ekmek kavgasında. Koca elli, koca ayaklı, iri gövdeli Deniz Adam'ın azaları olmuşlar. 

Ağı çekiyorlar sudan. Sessiz sedasız sözleşiyorlar sanki. Hep aynı anda hareket ediyorlar. 

'Davetiye mi bekliyorsun? Tutsana şunun ucundan.' Diyor içlerinden biri. Konuşmadan ağın bir ucundan yakalıyorum. Yağmur şiddetleniyor. Denizin suyu her yanımdan kuşatıyor. 

Ağı toplamak kaç saatimizi aldı emin değilim. Eve döndüğümde tezgahın üzerinde beni bekleyen zeytin çekirdeklerini sinekler sarmıştı. Yağmur damlacıkları süzüledursun. Paçalarımı iki kat kıvırayım. Ben bir kahve koyayım ocağa. Tıngır tıngır kaynasın. Köpüğü dolsun taşsın. 

Kapı zili çaldı. Gece yarısı. Güneş doğmaya yakınken. 'Kim o?' Sorusu ile açtım kapıyı. Hiç konuşmadı. Çıkardı ayakkabılarını içeri girdi. Koyu mavi bir gecede... Şafak söktü sökecek. Benim gibi yağmurdan nasiplenmişti o da. Bir muşamba serdim oturacağı yere. Yalnızca kolyesini çıkardı. Bıraktı bir köşeye. 

Zeytin çekirdeklerini kaldırdım tezgahtan. İki kahve fincanı çıkardım dolaptan. 

9 Ocak 2021 Cumartesi

Sen Anadolu'sun

Fotoğraf: Ara Güler
Gizli saklı bir bahçe. Bu bahçe senden bir parça. Güz vakti kızaran sararan ağaçlarla çepeçevre. Kışın kuru dallar sobada... İsi dumanı bacada. Kapının önünde bir sacda pişirsin kasabanın annesi gözleme, katmer, poğaça. 

Gözü kör, gönlü uyanık, ayağı topal, sırtı yamalı dilenciye versin bir kapta sıcak çorba. Dilenci çorbayı karıştırsın, ana katmeri katıştırsın. Zamanı eritsin dilenci. Bir tutam varlık katsın. Adına nane desin. Kekik desin. Reyhan desin. Yüreklere sevgi akıtsın, ruhuna midesine can katsın.

Kiremit çatıdan aşağı atlasın küçük Yiğit. Koştur koştur flüt çalsın. Yaşlı ağacın gövdesine çıksın. Dilenciye gülümsesin. Annesinin elinden gözleme yesin. Ablası halı dokusun Yiğit'in. Babası tarla çapalasın. Kardeşleri kitap okusun. Komşular akşam gelip toplaşsın sacın başında. Tüm kasabaya Karagöz oynatsın Yiğit. Zilli tefi sallasın beş kerre. Derisine vursun bir kerre.

Kasabanın annesi derler Yiğit'in annesine. Beyaz yazmasını atsın omzundan geri kasabanın annesi. Bütün çocuklara sevgiyle hikayeler anlatsın. Elma soysun. Dilim dilim dilimlesin. Yiğit koşsun elma dilimlerine varlık eksin. Adına tarçın desin kasaba ahalisi. Yiğitçesi varlık olsun. Zamanın katığı olsun.

Gizli saklı bir bahçedeyim. Görünmez bir eşikteyim. Anadolu'nun içlerindeyim. Göz gözü görmez burada hele bir sis bastırsın. Kıvrımlı yolların ucundayım. Derme çatma pencereleri dövüyor kuru dallarım. Issız sessiz bir evin kıyısındayım. Ben Anadolu'dayım. Sen de topraksın. 


 
 


3 Kasım 2020 Salı

Karpuz Çekirdeği

1975 - Özbekistan - TASS HABER AJANSI
1975 - TASS HABER AJANSI \ ÖZBEKİSTAN
Her sabah doğan güneş ile beraber yola koyulur dedem. Elinde içi sulu, şekerli, ıslak, serin karpuzlar olur. Önce bizim evin kapısını çalar dedem. Alır beni evin kapısından. Beraber kocaman bahçede yetişen karpuzların arasında gezeriz. Daha çok o gezer, ben koşmayı severim. Rüzgar eteklerimi uçurur, ben yuvarlana yuvarlana, çamura bata çıka koşarım. Çoraplarımı yıkamaktan annem hep şikayet eder; "Bütün köyün batağını eve taşıyorsun" der. 

Dedem öyle demez ama. Çamurun sevdiği insanlar artık çok azaldı, der. Şanslıymışım bu yüzden. Çamurda oynamayı bilmeyen bir sürü küçük çocuk varmış. Ben ise neredeyse her gün dedemin bahçesindeki çamura en az bir defa düşerim.

Bu sabah çoraplarım kar beyazı olmuyor diye annem kızdı yine bana. Saçlarımı ördüğü sıra tarağın sivri dişleriyle vurmayı ihmal etmedi kafama; "Kafasız kız! İşin gücün haylazlık." Ben kıyafetlerimi giymeye giderken peşimden toka kutusunu da fırlattı; "Bugün de çamurlu gel de göreyim seni." Beni seviyor ama şu temizlik işlerini sanki biraz abartıyor annem. Yoksa büyüyünce ben de mi onun gibi olacağım? Bir yandan bunları düşünürken öte yandan elbisemin eteklerini düzelterek koşmaya başladım evin kapısına; "Kapı çaldı!" "Anne dedem geldi." "Kapı çaldı!" "Dedem geldi." 

Dedem elimden tutuyor her sabah olduğu gibi. Birlikte bahçenin yolunu tutuyoruz. Bu yörenin en güzel karpuzlarını yetiştiriyoruz biz. Dedem daima şöyle diyor; "Bu karpuzlar lezzetini çamura karışan çocuklardan alıyor." "O zaman bütün çocukları buraya getirelim. Karpuzlarımız daha lezzetli olur dede." dedim bu defa ben de. Güldü bana. Olur dedi, hiç itiraz etmedi. Annem olsa hemen itiraz ederdi ama. O çocukların anneleri de kızar mı acaba çorapları çamurlanıyor diye? Benimki çok kızar biliyorum. Ama kusurlu bir çocuk olmayı seviyorum ben. Mükemmel olmamayı, hata yapmayı, düşmeyi, kalkmayı, batmayı, çıkmayı... Üstü başı kirli olmayı seviyorum.

Bir araba yaklaştı bahçeye. Dedem ve bir iki adam arabayı karpuzla doldurdu. Beni kucağına alıp arka koltuğa bıraktı. O da bindi arabaya. Artık iyice seyrekleşen sakallarını kaşıdı. Araba hareket etmeye başladı. Merakla pencereden dışarıyı seyrediyorum. Soru sormamak için zorluyorum kendimi ama dayanamıyorum. "Dede! Dede!" Yüzünü bana doğru dönüyor. "Nereye gidiyoruz?" Dedem; "Karpuzlarımızı satmaya gidiyoruz." 

Aslına bakarsanız hiç istemiyorum bu karpuzları satmayı. Yani karşılığında para verilmesini. Karpuzları para için mi büyüttük yani biz? "Dede!" Yine arkasını dönüyor, yüzüme bakıyor. "Karpuzları satmasak olmaz mı?" Gülümsüyor. İçlerinden birini seçmemi istiyor. Bir seçim yapıyorum. Bir tane de kendisi seçiyor karpuz. Kendisi için seçtiği karpuzu kesiyor. Bir kısmını bana uzatıyor. Benimkini arabanın bir köşesine saklıyor. "Eve götürürsün bunu tamam mı?" diyor.

Araba duruyor. Karpuzumu da yedim. Artık gezebilirim değil mi? Dedemin gelmesini beklemeden iniyorum arabadan. Avuçlarımda biriktirdiğim karpuz çekirdeklerini toprağa koyuyorum. Dedem nasıl yapıyorsa aynı öyle. Önce çukur açıyorum ardından içine bırakıyorum çekirdeği. Toprakla örtüyorum yine üzerini. Karpuz çekirdekleri ile dolduruyorum toprağın bir kısmını. Ayakkabılarım, çoraplarım her zamanki gibi yine çamurlu. Kirli ellerim. Ama şimdi, karpuz çekirdeğini dolduracak kadar suya ihtiyacım var. 

Dedemi çağırıyorum yanıma. Ellerimi yıkamak istediğimi söylüyorum. Bir kapta su ile geliyor yolun kenarına. Ellerimin kiri akıyor. Yıkanıyorum. Annem görse duygulanırdı, sanırım. 

21 Temmuz 2020 Salı

Ölen Pençeler

Ölüyorum. Bugün ölüyorum. Haberin var mı? Üçüncü sayfadan küçük puntolarla verildi adım. Okumadın. Haberin var mı? Bugün ben ölüyorum. Gazetelerin üçüncü sayfasından küçük puntolarla verildi adım. Bir haberin içine sıkıştırdılar tüm hikayemi. Okumadın. Haberin var mı? Bugün ölüyorum ben.

Hayata sıkı sıkıya tutunmuş küçük bir kız çocuğuydum. Ölüyorum. Bugün. Evvelden ölü bedenler arasında gezintiye çıkıyordum. Hepsi kadındı. Bazılarının ruhları çevremde çığlık atıyordu. Şimdi. Ölüyorum. Çığlık çığlığa, can çekişen, nefesi boğazına dizilen kadınlar... Sevgiyle güzelleşecek yüzlerinde irili ufaklı morlar. Kemiklerini saran etlerinde çürükler tamamlıyor morları. Ve kurşun delikleri... Çöp tenekesinden çıkan uzuvlar. Hayat bir çöp kutusu gibi kokuyor şimdi. Okumadın. Ölüyorum. Haberin var mı? Ölüyorum. Bugün. Şimdi. Şuan. Ölüyorum. 

Ruhlar çevremde dört dönüyor. Saçları dağınık. Ağlıyor bazısı. Cevap gecikmiyor; "Zırlamaya başladın yine!" Ölüyorum. Bugün. Evvelden ölü bedenler arasında gezintiye çıkıyordum. Şimdi. Ölüyorum. Okumadın. Bir haberin içine sıkıştırdılar tüm hikayemi. Güçlü durmayı anneler öğretsin kızlarına. Korkmadığımızda daha güzel olduğumuzu, gücün içimizde olduğunu keşfedelim. Siz de reddedilmeyi bir komplekse dönüştürmeyin örneğin. Sineye çekmeyi öğrenin. Çok değil, biraz anlayın. Daha az kırın. Daha az öfkelenin. Kendinizi kontrol edin. Ölüyoruz. Teker teker. Ölüyoruz. Bugün. Şuan. 

Sevginin iyileştireceği kalplerin olduğuna inandıysam, suç mu? Sevgimi verip de iyileştiremediğim için mi suçluyorsun beni? Öldürmene engel olacak kadar sevgi dolu bir dünya olmadığı için mi?.. Sahi senin öldürmen mi daha büyük suç yoksa benim seni sevmem mi? Daha yeni başladık oysa... Halbuki; ağlayınca, zırlak, gülünce, hafif kadın, yelloz, yardım etmeye çalışınca yaşına başına bakmadan analık taslayan karı... Söylesene tüm bunların tamamını nasıl oluyor da bünyemde taşıyabiliyorum? Hepsini barındırdığım için mi hak etmiş oluyorum öfkeni? Ölüyorum. Ölüyoruz. İşte bugün. Karşında. Gözlerinin içine baka baka. Sizden hesap sorarak. Haberin var mı? Üçüncü sayfadayım. Okumadın. Gözlerinin içine bakıyorum. Kaçıyorsun benden ve öfkene sığınıyorsun. Beraber nefes alabilirdik oysa. Birlikte hayatın kokusunu içimize çekip "Oh be! Dünya varmış." diyebilirdik. Sen öfkenin kollarında olmasaydın. Sarılırdık bile. Şimdi. Ölüyorum. Ölüyoruz.

19 Temmuz 2020 Pazar

Bulgurseverler Derneği

Bayanlar baylar, Bulgurseverler Derneğine hoş geldiniz. Burada salçasız, sarımsaksız, soğansız bulgur pilavı pişirmek de yemek de yasaktır.

Dikkat! Dikkat! Bulgurseverler Derneği Başkanı Mehmet Celal Patavatsız konuşuyor. Bayanlar ve baylar Bulgurseverler Derneğine hoş geldiniz. Burada salçasız, sarımsaksız, soğansız bulgur pilavı pişirmek de yemek de yasaktır. 

Akşam eve gelecek. Son iki saat kaldı. Gün boyu evin kıyısını köşesini temizleyeyim derken saati akşam etmişim. İşten gelecek. Evde yemek yok. Gelsin kendi yapsın desem, beceremez. Hem yemeklerimi yerken kendinden geçişini seyretmeyi de pek seviyorum. Ettiği iltifatlar da cabası. 

Ocağı yakıyorum. Nenemin gözleri beliriyor ateşin içinde. Nereye gitsem benimle geliyor bakışları. Tencere ısınıyor. Önce zeytinyağı... Tereyağını sever Mehmet, az tereyağı da koyalım. Telefon çalıyor. Açıyorum, efendim Mehmet. Nasılsın diyor. İyiyim, işler nasıl diyorum. Dernek sakin bugün. Ne güzel diyorum sıkkın bir edayla. Acelem var canım sonra arayayım ben seni olur mu? Tereyağına sarımsakları bırakalım bakalım. Olur, akşama ne var yemekte? Pilav ve tavuk canım iyi günler. Sarımsakların ardından bulgur. Azıcık kavuralım şu bulgurları. Şimdi de su...  

Ocakta tüten duman evi sarıyor. Duvarlarda dumandan sarmaşıklar. Akşam güneşi perdelerden içeri sızıyor. İri ağaç yaprakları hafif esen rüzgar ile salon penceresine dokunuyor. Pencere pervazlarının beyazı grileşiyor. Küçük bir tırtıl pencere kenarından içeri girmeyi deniyor. İzin vermiyorum. Minik bir kağıt ile ait olduğu yere geri gönderiyorum. Seni özleyeceğim. 

Salonun yerlerini sabah temizlemiştim. Sıra koridorlarda. Şimdi oraları süpürmek gerek. Son yarım saat. Kapı çalarsa da güzel görünmek lazım. Sade bir güzellik de yeterli. Gösterişli olmak zorunda değil. Süpürge çok toz kaldırıyor. Mutfağın kapısını örtmeli. Yemeklere toz bulaşmasın. Odaların kapılarını ve pencerelerini açmalı. Toz dışarı çıksın. Evin havası düzelsin. Oda... Kıyafetler dağınık. Katlamak, toplamak lazım. Son beş dakika. Demir kapının sesi geldi. Merdivenleri çıkışından tanıyorum onu. Adım atışından. Kollarını iki yana açışından. Elli metre öteden, ilk görüşte... Anahtarla açmaya çalışıyor kapıyı. Koşup üst kilidi açıyorum. 

İki şişe gazoz. Poşeti yere koymayı deniyor. Ver bana diyorum. Hoş geldin. Burası Bulgurseverler Derneği diyor cevaben. Gülümsüyoruz. Kokuları içine çekerek mutfağa doğru yürüyor. Kapağını açıp pilav kaşığı ile içinden yemeye çalışıyor. Döke saça... Salça koymamışsın buna diyor. Ama yine de lezzeti yerinde. Tüm gece bulgura konuşuyor. Salçalı olacaktı. Salçalı olmalıydı. Bir dahakine salçalı yaptıracağım sana. Bulgur pilavı salçalı olur. Bulgurseverler olarak biz bu duruma karşıyız. Tek eksiği salçası. Her şeyi çok yerinde. 

Mehmet konuşurken, mutfağın, salonun pencerelerinden içeri mahallemizin kedileri, kuşları ve köpekleri giriveriyor. Kuşlar bulgura talim. Kediler ve köpekler tavuk için kavgaya tutuşuyor. 

Ellerine sağlık hanım.

5 Temmuz 2020 Pazar

Ekmek

Güneş... Her dakika biraz daha hissettiriyor artık yanımda olamayacağını. Güneş... Vakit ilerledikçe daha da uzaklaşıyor tenimdeki varlığı. Ve sıcaklığı... Günün en soğuk dakikaları sabahın ilk saatlerinde yaşanıyor derdi nenem. Üşüyorum. Sandığım kadar soğuk olmamalı burası. Çevredeki karanlığın serinliğine rağmen insanlarda nedenini bilmediğim bir tatlı telaş mevcut.  

İstisnasız hepsi biraz mahur adımlıyor yolları. Kiminin elinde içerisinde kırmızı, yeşil, beyaz eşyalar bulunan hışırtılı çantalar. İçlerinden birinin sırtında daha iricesi. İçini göstermiyor. Adamın suratında şikayetsiz bir gülümseme. Bir deniz kıyısındayız. Uyandığım kayaların yanında yol boyunca yürüyen kadınlar ve adamlar var. 

Kayaların üzerinde uyandığımdan beri en çok insan gördüğüm andayım. Adamın peşi sıra yürümeye başlıyorum. Yolda küçük çocuklar, yaşlı insanlar, başında kasket dedikleri başlıkları ile sakalını tarayan ihtiyar adamlar. 

Sırtındaki iri beyaz un çuvalını indiriyor yere adam. 
"Deniz usta yine formundasın bakıyorum." diyor gençten bir adam. 
"Sabah ekmeklerini yaptık Orhancığım, sıra öğle vaktine geldi."
"Ben de iki ekmek alacaktım, biri tam buğday, öteki beyaz."
"Yahudi böğreği?.."
"Annesi yasakladı bizim kıza boyozu. Her sabah yemekten artık iyice sivilceleri çıktı bunun diye şikayet ediyor."
"Haydi o zaman gel içeri de yengeyi daha fazla kızdırmayalım."

Onlar içeri giriyor. Ben uzakta sessiz sedasız onları izliyorum. Az arkadayım. Görebilmek için dönüp bakmak gerekiyor. Ancak kimsenin niyeti yok buna. Kendi cehenneminde yanan insanlar için başka bir sureti okumak kadar zor ikinci bir şey olabilir mi? Evet... O suretin acılarına, sırtındaki çıbana merhem olmak. 

Deniz usta ekmek yapıyor. Sokaktaki küçük büyük herkesin gözü onda. Ben de pek severdim nenemin ekmeklerini. İçine her şeyden çok sevgi katardı, bunu bir ben anlardım. Herkes bilirdi sevecen, yüreği geniş, bilge bir kadındı ve fakat kimse ekmeklerindeki bereketin gönlünden geldiğini anlayamazdı. Acaba Deniz Usta'nın ekmekleri de neneminkiler gibi midir? Çocuklar seviyorsa bu adamı bence  benziyordur. 

Deniz Usta'nın yanına doğru ilerliyorum. İçerisi sıcak. Tenimin sabah saatlerine, serinliğe meydan okuyan sıcaklığı iyiden iyiye artıyor. 
"Deniz Usta" diyorum.
"Buyrun!" diyor. 

Çevremde bir karanlık peydah oluyor. Bedenim hafiflemeye başlıyor. Nenemi yakan, beni buralara kadar savuran ateş, yeniden beliriyor gözlerimde. Bu defa ne yanan insanlar var ne de alevlerin arasındayım. Gökyüzü. Yüzümle, etimle, kemiğimle gökyüzü oluyorum. Yavaş yavaş yerden yükselmeye başlıyorum. Uçuyorum diyemem. Belki cennete gidiyorum? Bu huzurlu yükseliş. Ve bitmesini hiç hesaba katmadığım yolun sonuna geliş. Yolun sonuna varmamak değil miydi ilk kuralı bu oyunun? 

Bir yarık içerisinde yanan koca ateş. İçinde pişen çeşit çeşit ekmek. Her ekmeğin kendine has kokusu. Onlar bana karışıyor. Ben de onlara karışıyorum. 

Sadece benim gördüğüm bir rüyadayım. Bu düş bittiğinde hepimiz kendi rengimizde, kokumuzda uyanmış olacağız. Gökyüzü bana ben gökyüzüne karışıyorum. Başı ve bitişi belli olmayan bir döngüdeyiz. Dönüyoruz. Dönüyorum. Yeryüzünden gökyüzüne. Yerden göğe. Gökten yere. 

Uzlet Türküsü

  Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...