3 Kasım 2020 Salı

Karpuz Çekirdeği

1975 - Özbekistan - TASS HABER AJANSI
1975 - TASS HABER AJANSI \ ÖZBEKİSTAN
Her sabah doğan güneş ile beraber yola koyulur dedem. Elinde içi sulu, şekerli, ıslak, serin karpuzlar olur. Önce bizim evin kapısını çalar dedem. Alır beni evin kapısından. Beraber kocaman bahçede yetişen karpuzların arasında gezeriz. Daha çok o gezer, ben koşmayı severim. Rüzgar eteklerimi uçurur, ben yuvarlana yuvarlana, çamura bata çıka koşarım. Çoraplarımı yıkamaktan annem hep şikayet eder; "Bütün köyün batağını eve taşıyorsun" der. 

Dedem öyle demez ama. Çamurun sevdiği insanlar artık çok azaldı, der. Şanslıymışım bu yüzden. Çamurda oynamayı bilmeyen bir sürü küçük çocuk varmış. Ben ise neredeyse her gün dedemin bahçesindeki çamura en az bir defa düşerim.

Bu sabah çoraplarım kar beyazı olmuyor diye annem kızdı yine bana. Saçlarımı ördüğü sıra tarağın sivri dişleriyle vurmayı ihmal etmedi kafama; "Kafasız kız! İşin gücün haylazlık." Ben kıyafetlerimi giymeye giderken peşimden toka kutusunu da fırlattı; "Bugün de çamurlu gel de göreyim seni." Beni seviyor ama şu temizlik işlerini sanki biraz abartıyor annem. Yoksa büyüyünce ben de mi onun gibi olacağım? Bir yandan bunları düşünürken öte yandan elbisemin eteklerini düzelterek koşmaya başladım evin kapısına; "Kapı çaldı!" "Anne dedem geldi." "Kapı çaldı!" "Dedem geldi." 

Dedem elimden tutuyor her sabah olduğu gibi. Birlikte bahçenin yolunu tutuyoruz. Bu yörenin en güzel karpuzlarını yetiştiriyoruz biz. Dedem daima şöyle diyor; "Bu karpuzlar lezzetini çamura karışan çocuklardan alıyor." "O zaman bütün çocukları buraya getirelim. Karpuzlarımız daha lezzetli olur dede." dedim bu defa ben de. Güldü bana. Olur dedi, hiç itiraz etmedi. Annem olsa hemen itiraz ederdi ama. O çocukların anneleri de kızar mı acaba çorapları çamurlanıyor diye? Benimki çok kızar biliyorum. Ama kusurlu bir çocuk olmayı seviyorum ben. Mükemmel olmamayı, hata yapmayı, düşmeyi, kalkmayı, batmayı, çıkmayı... Üstü başı kirli olmayı seviyorum.

Bir araba yaklaştı bahçeye. Dedem ve bir iki adam arabayı karpuzla doldurdu. Beni kucağına alıp arka koltuğa bıraktı. O da bindi arabaya. Artık iyice seyrekleşen sakallarını kaşıdı. Araba hareket etmeye başladı. Merakla pencereden dışarıyı seyrediyorum. Soru sormamak için zorluyorum kendimi ama dayanamıyorum. "Dede! Dede!" Yüzünü bana doğru dönüyor. "Nereye gidiyoruz?" Dedem; "Karpuzlarımızı satmaya gidiyoruz." 

Aslına bakarsanız hiç istemiyorum bu karpuzları satmayı. Yani karşılığında para verilmesini. Karpuzları para için mi büyüttük yani biz? "Dede!" Yine arkasını dönüyor, yüzüme bakıyor. "Karpuzları satmasak olmaz mı?" Gülümsüyor. İçlerinden birini seçmemi istiyor. Bir seçim yapıyorum. Bir tane de kendisi seçiyor karpuz. Kendisi için seçtiği karpuzu kesiyor. Bir kısmını bana uzatıyor. Benimkini arabanın bir köşesine saklıyor. "Eve götürürsün bunu tamam mı?" diyor.

Araba duruyor. Karpuzumu da yedim. Artık gezebilirim değil mi? Dedemin gelmesini beklemeden iniyorum arabadan. Avuçlarımda biriktirdiğim karpuz çekirdeklerini toprağa koyuyorum. Dedem nasıl yapıyorsa aynı öyle. Önce çukur açıyorum ardından içine bırakıyorum çekirdeği. Toprakla örtüyorum yine üzerini. Karpuz çekirdekleri ile dolduruyorum toprağın bir kısmını. Ayakkabılarım, çoraplarım her zamanki gibi yine çamurlu. Kirli ellerim. Ama şimdi, karpuz çekirdeğini dolduracak kadar suya ihtiyacım var. 

Dedemi çağırıyorum yanıma. Ellerimi yıkamak istediğimi söylüyorum. Bir kapta su ile geliyor yolun kenarına. Ellerimin kiri akıyor. Yıkanıyorum. Annem görse duygulanırdı, sanırım. 

21 Temmuz 2020 Salı

Ölen Pençeler

Ölüyorum. Bugün ölüyorum. Haberin var mı? Üçüncü sayfadan küçük puntolarla verildi adım. Okumadın. Haberin var mı? Bugün ben ölüyorum. Gazetelerin üçüncü sayfasından küçük puntolarla verildi adım. Bir haberin içine sıkıştırdılar tüm hikayemi. Okumadın. Haberin var mı? Bugün ölüyorum ben.

Hayata sıkı sıkıya tutunmuş küçük bir kız çocuğuydum. Ölüyorum. Bugün. Evvelden ölü bedenler arasında gezintiye çıkıyordum. Hepsi kadındı. Bazılarının ruhları çevremde çığlık atıyordu. Şimdi. Ölüyorum. Çığlık çığlığa, can çekişen, nefesi boğazına dizilen kadınlar... Sevgiyle güzelleşecek yüzlerinde irili ufaklı morlar. Kemiklerini saran etlerinde çürükler tamamlıyor morları. Ve kurşun delikleri... Çöp tenekesinden çıkan uzuvlar. Hayat bir çöp kutusu gibi kokuyor şimdi. Okumadın. Ölüyorum. Haberin var mı? Ölüyorum. Bugün. Şimdi. Şuan. Ölüyorum. 

Ruhlar çevremde dört dönüyor. Saçları dağınık. Ağlıyor bazısı. Cevap gecikmiyor; "Zırlamaya başladın yine!" Ölüyorum. Bugün. Evvelden ölü bedenler arasında gezintiye çıkıyordum. Şimdi. Ölüyorum. Okumadın. Bir haberin içine sıkıştırdılar tüm hikayemi. Güçlü durmayı anneler öğretsin kızlarına. Korkmadığımızda daha güzel olduğumuzu, gücün içimizde olduğunu keşfedelim. Siz de reddedilmeyi bir komplekse dönüştürmeyin örneğin. Sineye çekmeyi öğrenin. Çok değil, biraz anlayın. Daha az kırın. Daha az öfkelenin. Kendinizi kontrol edin. Ölüyoruz. Teker teker. Ölüyoruz. Bugün. Şuan. 

Sevginin iyileştireceği kalplerin olduğuna inandıysam, suç mu? Sevgimi verip de iyileştiremediğim için mi suçluyorsun beni? Öldürmene engel olacak kadar sevgi dolu bir dünya olmadığı için mi?.. Sahi senin öldürmen mi daha büyük suç yoksa benim seni sevmem mi? Daha yeni başladık oysa... Halbuki; ağlayınca, zırlak, gülünce, hafif kadın, yelloz, yardım etmeye çalışınca yaşına başına bakmadan analık taslayan karı... Söylesene tüm bunların tamamını nasıl oluyor da bünyemde taşıyabiliyorum? Hepsini barındırdığım için mi hak etmiş oluyorum öfkeni? Ölüyorum. Ölüyoruz. İşte bugün. Karşında. Gözlerinin içine baka baka. Sizden hesap sorarak. Haberin var mı? Üçüncü sayfadayım. Okumadın. Gözlerinin içine bakıyorum. Kaçıyorsun benden ve öfkene sığınıyorsun. Beraber nefes alabilirdik oysa. Birlikte hayatın kokusunu içimize çekip "Oh be! Dünya varmış." diyebilirdik. Sen öfkenin kollarında olmasaydın. Sarılırdık bile. Şimdi. Ölüyorum. Ölüyoruz.

19 Temmuz 2020 Pazar

Bulgurseverler Derneği

Bayanlar baylar, Bulgurseverler Derneğine hoş geldiniz. Burada salçasız, sarımsaksız, soğansız bulgur pilavı pişirmek de yemek de yasaktır.

Dikkat! Dikkat! Bulgurseverler Derneği Başkanı Mehmet Celal Patavatsız konuşuyor. Bayanlar ve baylar Bulgurseverler Derneğine hoş geldiniz. Burada salçasız, sarımsaksız, soğansız bulgur pilavı pişirmek de yemek de yasaktır. 

Akşam eve gelecek. Son iki saat kaldı. Gün boyu evin kıyısını köşesini temizleyeyim derken saati akşam etmişim. İşten gelecek. Evde yemek yok. Gelsin kendi yapsın desem, beceremez. Hem yemeklerimi yerken kendinden geçişini seyretmeyi de pek seviyorum. Ettiği iltifatlar da cabası. 

Ocağı yakıyorum. Nenemin gözleri beliriyor ateşin içinde. Nereye gitsem benimle geliyor bakışları. Tencere ısınıyor. Önce zeytinyağı... Tereyağını sever Mehmet, az tereyağı da koyalım. Telefon çalıyor. Açıyorum, efendim Mehmet. Nasılsın diyor. İyiyim, işler nasıl diyorum. Dernek sakin bugün. Ne güzel diyorum sıkkın bir edayla. Acelem var canım sonra arayayım ben seni olur mu? Tereyağına sarımsakları bırakalım bakalım. Olur, akşama ne var yemekte? Pilav ve tavuk canım iyi günler. Sarımsakların ardından bulgur. Azıcık kavuralım şu bulgurları. Şimdi de su...  

Ocakta tüten duman evi sarıyor. Duvarlarda dumandan sarmaşıklar. Akşam güneşi perdelerden içeri sızıyor. İri ağaç yaprakları hafif esen rüzgar ile salon penceresine dokunuyor. Pencere pervazlarının beyazı grileşiyor. Küçük bir tırtıl pencere kenarından içeri girmeyi deniyor. İzin vermiyorum. Minik bir kağıt ile ait olduğu yere geri gönderiyorum. Seni özleyeceğim. 

Salonun yerlerini sabah temizlemiştim. Sıra koridorlarda. Şimdi oraları süpürmek gerek. Son yarım saat. Kapı çalarsa da güzel görünmek lazım. Sade bir güzellik de yeterli. Gösterişli olmak zorunda değil. Süpürge çok toz kaldırıyor. Mutfağın kapısını örtmeli. Yemeklere toz bulaşmasın. Odaların kapılarını ve pencerelerini açmalı. Toz dışarı çıksın. Evin havası düzelsin. Oda... Kıyafetler dağınık. Katlamak, toplamak lazım. Son beş dakika. Demir kapının sesi geldi. Merdivenleri çıkışından tanıyorum onu. Adım atışından. Kollarını iki yana açışından. Elli metre öteden, ilk görüşte... Anahtarla açmaya çalışıyor kapıyı. Koşup üst kilidi açıyorum. 

İki şişe gazoz. Poşeti yere koymayı deniyor. Ver bana diyorum. Hoş geldin. Burası Bulgurseverler Derneği diyor cevaben. Gülümsüyoruz. Kokuları içine çekerek mutfağa doğru yürüyor. Kapağını açıp pilav kaşığı ile içinden yemeye çalışıyor. Döke saça... Salça koymamışsın buna diyor. Ama yine de lezzeti yerinde. Tüm gece bulgura konuşuyor. Salçalı olacaktı. Salçalı olmalıydı. Bir dahakine salçalı yaptıracağım sana. Bulgur pilavı salçalı olur. Bulgurseverler olarak biz bu duruma karşıyız. Tek eksiği salçası. Her şeyi çok yerinde. 

Mehmet konuşurken, mutfağın, salonun pencerelerinden içeri mahallemizin kedileri, kuşları ve köpekleri giriveriyor. Kuşlar bulgura talim. Kediler ve köpekler tavuk için kavgaya tutuşuyor. 

Ellerine sağlık hanım.

5 Temmuz 2020 Pazar

Ekmek

Güneş... Her dakika biraz daha hissettiriyor artık yanımda olamayacağını. Güneş... Vakit ilerledikçe daha da uzaklaşıyor tenimdeki varlığı. Ve sıcaklığı... Günün en soğuk dakikaları sabahın ilk saatlerinde yaşanıyor derdi nenem. Üşüyorum. Sandığım kadar soğuk olmamalı burası. Çevredeki karanlığın serinliğine rağmen insanlarda nedenini bilmediğim bir tatlı telaş mevcut.  

İstisnasız hepsi biraz mahur adımlıyor yolları. Kiminin elinde içerisinde kırmızı, yeşil, beyaz eşyalar bulunan hışırtılı çantalar. İçlerinden birinin sırtında daha iricesi. İçini göstermiyor. Adamın suratında şikayetsiz bir gülümseme. Bir deniz kıyısındayız. Uyandığım kayaların yanında yol boyunca yürüyen kadınlar ve adamlar var. 

Kayaların üzerinde uyandığımdan beri en çok insan gördüğüm andayım. Adamın peşi sıra yürümeye başlıyorum. Yolda küçük çocuklar, yaşlı insanlar, başında kasket dedikleri başlıkları ile sakalını tarayan ihtiyar adamlar. 

Sırtındaki iri beyaz un çuvalını indiriyor yere adam. 
"Deniz usta yine formundasın bakıyorum." diyor gençten bir adam. 
"Sabah ekmeklerini yaptık Orhancığım, sıra öğle vaktine geldi."
"Ben de iki ekmek alacaktım, biri tam buğday, öteki beyaz."
"Yahudi böğreği?.."
"Annesi yasakladı bizim kıza boyozu. Her sabah yemekten artık iyice sivilceleri çıktı bunun diye şikayet ediyor."
"Haydi o zaman gel içeri de yengeyi daha fazla kızdırmayalım."

Onlar içeri giriyor. Ben uzakta sessiz sedasız onları izliyorum. Az arkadayım. Görebilmek için dönüp bakmak gerekiyor. Ancak kimsenin niyeti yok buna. Kendi cehenneminde yanan insanlar için başka bir sureti okumak kadar zor ikinci bir şey olabilir mi? Evet... O suretin acılarına, sırtındaki çıbana merhem olmak. 

Deniz usta ekmek yapıyor. Sokaktaki küçük büyük herkesin gözü onda. Ben de pek severdim nenemin ekmeklerini. İçine her şeyden çok sevgi katardı, bunu bir ben anlardım. Herkes bilirdi sevecen, yüreği geniş, bilge bir kadındı ve fakat kimse ekmeklerindeki bereketin gönlünden geldiğini anlayamazdı. Acaba Deniz Usta'nın ekmekleri de neneminkiler gibi midir? Çocuklar seviyorsa bu adamı bence  benziyordur. 

Deniz Usta'nın yanına doğru ilerliyorum. İçerisi sıcak. Tenimin sabah saatlerine, serinliğe meydan okuyan sıcaklığı iyiden iyiye artıyor. 
"Deniz Usta" diyorum.
"Buyrun!" diyor. 

Çevremde bir karanlık peydah oluyor. Bedenim hafiflemeye başlıyor. Nenemi yakan, beni buralara kadar savuran ateş, yeniden beliriyor gözlerimde. Bu defa ne yanan insanlar var ne de alevlerin arasındayım. Gökyüzü. Yüzümle, etimle, kemiğimle gökyüzü oluyorum. Yavaş yavaş yerden yükselmeye başlıyorum. Uçuyorum diyemem. Belki cennete gidiyorum? Bu huzurlu yükseliş. Ve bitmesini hiç hesaba katmadığım yolun sonuna geliş. Yolun sonuna varmamak değil miydi ilk kuralı bu oyunun? 

Bir yarık içerisinde yanan koca ateş. İçinde pişen çeşit çeşit ekmek. Her ekmeğin kendine has kokusu. Onlar bana karışıyor. Ben de onlara karışıyorum. 

Sadece benim gördüğüm bir rüyadayım. Bu düş bittiğinde hepimiz kendi rengimizde, kokumuzda uyanmış olacağız. Gökyüzü bana ben gökyüzüne karışıyorum. Başı ve bitişi belli olmayan bir döngüdeyiz. Dönüyoruz. Dönüyorum. Yeryüzünden gökyüzüne. Yerden göğe. Gökten yere. 

28 Haziran 2020 Pazar

Araba

Toprak bağrına basıyor, beni. Tenimde, kaygan küçük solucanları, sıçan mıyıklamaları, kulaklarımda hüzünlü bir ezgi. Ölümün ezgisini söylüyoruz, toprağın altındayız bugün. Toprağın altındayız. Sınırların silikleştiği bir yerdeyiz. Kim nerede başlıyor? Ben nerede bitiyorum? Seni nerede var etmeye başlıyorum? Bu döngünün neresindeyim ben, sen neresindesin sahi birbirimize nerede karışıyoruz?

Bebeklerin Bisküvi Partisi bir ölümü getirdi beraberinde. Bedenimi alıyor toprak, içine. Yüreğinin en derininde, saklıyor, gizli saklı, bir sevgilinin belirsizliğini taşır gibi gönlünde. Sessiz sedasız, imzalar gibi, bitimsiz bir yolun daimi yolcusu olma sözleşmesini. Yoldaşların kimler? Ben de yanında mıyım? Az arkandaydım. Ve şimdi? Toprağın altındayım. Seninle burada karışıyoruz birbirimize...

Topak topak toprağın içindeyim. Köstebek yavruları alnıma basıyor. Yüzümü kokluyor anneleri; "Yenir mi? Yenmez mi?" diye hesap ediyor içinden. Diliyle tadına bakıyor ölü gövdemin. Isıracak. Gözlerimi kapatıyorum. Örülmüş rengarenk örümcek ağları görüyorum göz kapaklarımda. Önce kırmızıları çok yeşilleri az, ardından kırmızıları yeşile yeşilleri maviye dönüyor. Örümcek ağı yavaşça iç içe geçmiş mavili yeşilli halkalara evrilmeye başlıyor. Kulaklarımda Huzur Ata'nın atların ayağına nal çakarken çıkardığı ses ile çığlık atan çirkin sesli kadınların sesi arasında bir ton peydah oluyor. Yumuyorum gözlerimi. Bir daha asla açmayacağım... Gökyüzü...

Halkalar gitmiş, karanlık yitmiş, gökyüzünden bedenimin en içine kadar giriyor hayat ve kokusu burnumda tütüyor, hasreti. Ne çok özlemişim hayatın kokusunu... Hiç içime çekemediğim bir kokuyu nasıl oluyor da böylesi özleyebiliyorum? Yüreğimin içine sokuşturayım, orada kalsın, gidemesin bir yere, öylesi bir arzuyla sarılayım, dinsin, dinebilirse, dinsin, isteyebiliyorum? Yerimden doğrulmayı deniyorum. Sinemden içeri ılık bir hançer yiyorum. Keskin acısıyla birlikte alnımdan, sırtımdan serin terler boşanıyor.

Başucumda garip giyimli adamlar ve kadınlar toplanıyor. 
Uzun boylu uzun saçlı adam; "İyisin, birazdan geçer. Küçük bir ısırık sadece."

Kimsiniz siz? Tanımıyorum ben sizi. Ne işim var benim burada? Torağın altında değil miydim ben? Parti kurmuştuk, tüm kavgalardan öte bir grup insan olacaktık biz?.. Nerede onlar? Siz kimsiniz? Bisküvisini kemiren küçük kız nerede? Onu kucağına alan delişmen adam ya?.. O da mı gitti yoksa? Yoksa hiç göremeyecek miyiz birbirimizi?

"Haydi bizimle gel sen de?"
"Nereye gidiyoruz?"
"Yola çıkıyoruz. Göl kenarına kamp kurmayı düşünüyoruz, haydi sen de gel, sonra ayrılırsın bizden."
"Hangi göl?"
Küçük bir kız çocuğu, pantolonunu yukarı çeker; 
"Saklambaçlı Göl" 
"Nasıl?.."
Uzun boylu uzun saçlı adam dudağının sol tarafını yukarı doğru çekerek, yanağındaki çukuru belirginleştirir; 
"Saklı Göl."
Yerimden doğrulmaya çalışıyorum;
"Daha iyi bir seçeneğim yok."
Küçük kız kıvırcık saçlarını sallayarak meraklı gözlerini üzerime dikiyor;
"Arabanın arka kısmı benim." 
Annesi gülümsüyor; "Arka koltukta oturabilirsin."
"Araba mı?"
Işıltılı gözlerinde sevecen bir bakış ile süzüyor beni zarif kadın;
"Buralarda şu emektar olmasaydı heba olurduk, hem gezemezdik hem dinlenemezdik."
Küçük kız ekliyor;
"Uyuyamazdık, oyun oynayamazdık da... Değil mi anne?"
Zarif kadın burnundan nefes vererek gözlerini kısıyor, göz kenarlarında biri yukarı biri aşağı iki yay beliriyor;
"E haydi o zaman."

Arabaya biniyoruz. Yanımızdan yeşil ağaçlar akıyor. Dilşah'ın sırtındaki gibi ama daha az özgürüm burada. Rüzgar saçlarımı taramıyor, suratımı okşamıyor. Kız çocuğu yanımda, dışarıyı seyrediyor. Bisküvi kemiren küçük kızı gördüğüm yerdekiler gibi bu kutu da... Araba... Kutu... Dilşah... Araba... Kutu... At...

Vardığımız yerde berrak bir su birikintisi mevcut. Güneş çekiliyor gökyüzünden. Gölün çevresini saran yeşil örtü üzerine yansıyor. Sudaki aksini seyreden otlar; "Bugün kimi ağırlayacağız acaba?" Araba duruyor. İlkin kadın iniyor. Ardından kız ve ben. Adam arabayı ileri geri hareket ettiriyor. Anlam veremediğim bir şekilde, hizalamaya çalışıyor kutuyu... 

Suyun yakınına doğru yürüyorum. Suretim yansıyor gölün berrak sulardan aynasına. Ayaktaydım. Oturuyorum. Artık oturup seyrediyorum aksimi. Acelem yok. Buradayım. Bekliyorum. Suyun üzerine vuran ışıklar buradan göçene kadar keyfini çıkaracağım. Giderse?.. Madem gitmek istiyor, gideceği var, varsa gitsin. Durmasın buralarda benim için. Gün batarsa uyurum ben. Ertesi gün uyanırım nihayetinde. Kapat gözlerini. Sudaki aksine bakacak gücün yoksa. Uyuyalım. Uyuyayım. Güneş batıyorsa. Gidiyorsan.

21 Haziran 2020 Pazar

Bisküvi

Doğrularımızı, yanlışlarımızı, iyiliklerimizi ve kötülüklerimizi yakıyor beni de içine alan ateş. Zamanımızı ve mekanımızı alıyor. Öncemi de sonramı da yok ediyor. Ruhuma oddan bir parça üfürüyor. Dilşah ateşe karışıyor. Yalnız başımayım alevlerin arasında. 

Kimsesizim, hısmım da hasmım da yok. Baksan ne cismim ne de resmim görünmez. Toroslar'dan çığ da düşse sönmeyecek bir yangının içindeyim. Çünkü; 'barınağım gönül denen yer benim'.

İlerliyoruz, Şahdeniz'den öteye geçiyoruz. Geçtiğimiz yerlerde dumanlar, yangınlar bırakıyoruz. Ne varsa insanların sıkı sıkıya sarıldığı, hepsini odun ediyor yangın. O olmadan olmaz dediğimiz ne varsa, vazgeçiyoruz birer birer gereksiz öfkelerimizden, kıskaçlarında sıkışıp kaldığımız derme çatma fikirciklerimizden. Bundan gayrı her şeyin adı ikircik olsun.

Ayaklarımı, ellerimi, yüzümü, beni değil nenemi, Dilşah'ı, oba halkını, dokunduğu her şeyi yakıyor. Bir beni yakmıyor. Artık ne nenemin Nihalkız'ıyım ne de oba halkının pek küçük pek güzel Gülnihal'i. Alevler ilerliyor. Dağlar tepeler aşıyoruz, adına asfalt dedikleri duman rengi yolların üzerine bırakıyor beni. Yangın bedenimin her köşesinde, ayak tabanlarımda, avuçlarımın içinde, yanaklarımda... 

Karşımda küçücük bir kız çocuğu, annesinin kucağında, oynaşıyorlar. Çevrelerinde tek tük ağaçlar onlara eşlik ediyor. Bala elindeki bisküviden bir ısırık alıyor. Bir yandan nerede olduğumu düşünüyorum bir yandan olanları seyrediyorum. Nenemin bana baktığı gibi bakıyor küçük kıza. Sevgi dolu... Anne kızı ile, küçük kız bisküvisi ile ilgilenedursun, öteden delişmen bir adamın sesleri duyuluyor. 

"Hişt kız!" Kucağında çocuğu ile ilgilenen kadına doğru yaklaşıyor. Yüzünde muzip bir ifadeyle küçük kıza omzundan dokunuyor. 

"Hangi partiyi tutuyorsun sen?" diyor. Bala adamın yüzüne bakıyor bir süre. Neden sonra elindeki bisküviyi havaya kaldırıyor. 

Yüksek sesle; "Şükrü bey'in hayırsız damadı geldi, Sevim koş!" diyerek çocuğu ve annesini alıp yürümeye başlıyor adam. Sessiz sedasız peşlerine takılıyorum. Ah neresi burası bir bilsem!.. Yolların rengi neden duman gibi, neden böyle ilginç giyiniyor insanlar öğrenebilsem.  

"Nereye gidiyoruz?" diyor kadın adama. 
"Anıtpark'a" diyor adam. 

Yürüyoruz. Sağımızdan içinde insanların olduğu yollarda kayan kutular geçiyor. Dilşah'ı süslediğim gibi süslemişler bazılarını, bazıları tozlanmış, bazıları gri, bazıları beyaz, bazıları siyah... Yürümeyi bırakıyoruz. Geniş bir düzlükteyiz. 

"Kız, Şirin gel bakayım kucağıma." diyor adam,
"Ne oldu?" diyor bu sefer annesi.
"Bisküvi Partisi'ni kuracağız Şirin kızla."
"Anıtkabir dolaylarında mı?"
"Onun da hoşuna giderdi bence." diyerek Şirin kızı omuzlarına alıyor.

İki elini havaya kaldırıyor Şirin kızın, sesini yükseltiyor adam; "Bebeklerin Bisküvi Partisi!"

Az arkanızdayım. Dönüp baksanız göreceksiniz. Bebeklerin Bisküvi Partisi'ni beraber kurduk. Çünkü hem yakınınızda hem uzağınızdayım. Az arkanızdayım. Biraz buralıyım ben biraz da ötelerin insanıyım. Dönüp baksanız göreceksiniz. Bitmek tükenmek bilmeyen bir yolun yolcusuyum. Biraz sizden biraz onlardanım. Az arkanızdayım. Fikirciklerden kafesciklerin ikirciklerindeyim.

Toprağın üzerine uzanıveriyorum. Toprak zemin bedenimi bağrına basıyor. Gökyüzü kararıyor. Bedenimi sarıyor toprak. 

14 Haziran 2020 Pazar

Gülnihal

Mutfaktayız, oba halkına yemek yapıyoruz. Elleri titriyor, bakışları durgun, surat kasları gevşek, dili bağlı, sesi yorgun... 
Çömlek tencerede zamanı eritiyor. Ateş çömleği yakıyor. Ateş zamanı eritiyor.

Eriyen zamanı emerek pişecek keşkek.

Ateşe bakıyorum, ateş bana bakıyor. Gözlerini gözlerime dikiyor. Gözlerimi eritiyor. Işığımı çekiyor. Alevler, acıları büyütüyor. Büyüdükçe büyüyor ateş. Meydan okuyorum acılarına. Ateşe, acılarına meydan okuyorum... Nazara nazar, inada inat yemin ettim acılarını yakacağıma. Nazara nazar, inada inat yeminlisin zamanımı eriteceksin. Soruyorum acılarını yaksam sen yine sen olur musun? Zamanımı eritsen hamlıktan kurtulur muyuz?

Yaşlı kadın çadırın arkasından buğday istiyor. Ardımdan, "Darı da getiriver." diyor. 

Sesini tanıyamıyorum bugün. Umut dolu, hayat dolu sesi bugün yok. Alışık değilim bu tınıya, sanki bir yabancı kulaklarımda yankılanan sesin. Tanımaz, bilmez beni; "Nihalkız" diye sevmez, saçımı taramaz yıllar yılı, başımı okşamaz, gözlerimi devirdiğimde anlamaz kırıldığımı, sanki nenem değil kat kat yabancı bana... 

Var bu işte bir aksi alamet. 

Bir avuç darıdan, bir avuç buğdaydan alıyorum elime. Dönüyorum ardımda ateş harlanmış, harlandıkça harlanmış... Nenenin boyunu, zamanın şanını, haddini aşmış, Tanrı Dağları'nın tepesine varmış. Kara dumanlar sarmış her yanımızı... Nenemin dili bağlı, bakışları durgun, elleri titriyor, topluyor çömlek parçalarını... 

"Nene iyi misin?" diyorum. 
"İyiyim" diyor.
"Neden böyle oldu?" diyorum.
Ürküten serin kanlılığıyla; "Bilmiyorum." diyor.

Ateş yürüyor dağların ardına. Dilşah dört nala yanımda bitiyor. Düşüyoruz yola. Ateşin peşine düşüyoruz. Ateş yürüyor biz koşuyoruz. Dumanlar etrafı sarıyor biz büyüyoruz. Gök kararıyor. Karardıkça kararıyor gökyüzü. Gökkuşağı renklerini siyahın tonlarına bürüyor. Ateş yürüyor sıra dağların ardına. Peşine düşüyoruz... Düşüyoruz, kalkıyoruz, duman etrafımızı sarıyor. Ateş yürüyor biz koşuyoruz. Dilşah dört nala... Koşuyoruz, düşüyoruz kalkıyoruz, yola düşüyoruz.

Görüyoruz, tozu dumana katmışız. İz bırakmışız. Yollarda izlerle birbirimize karışmışız. Ne bir yere varmışız ne gözlerinizle görüşmüşüz. Toz duman dinmiş, sıcaklık yükselmiş. Dilşah da ben de şaşkınmışız.

Ateş yayılıyor, yayıldıkça içinde başka suretler beliriyor. Beli ince, bileği ince kadınlar, nenem ateşlerin içinde. Alevlerin teninde dans ettiği gençler, yaşlılar, yüzlerce yüz. Ateş yayılıyor, yayıldıkça yayılıyor alevden adamlar. Çatık kaşlı, ince suratlı, sert bakışlı, kömür yüzlü, elleri, vicdanları kupkuru insanlar. Kurumuş insanların ayakları yamulmuş. Şehla gözlerinde biraz acı, biraz haz, bir tutam pişkinlik, bir avuç ar sırt sırta... 

Dilşah şahlanıyor alevlerin arasına dalıyoruz. Ateş sarıyor bedenlerimizi, dans ediyoruz alevleriyle... Pişiyoruz, yanıyoruz oysa çömlek yok. Keşkek oluyoruz alevler içimize işliyor. Toynaklarımızla, gözlüklerimizle, tenimizle, yelelerimizle, saçlarımızla, yok oluyoruz, eriyoruz, birbirimize karışıyoruz. 

Anı paylaşırız bir top alevin içinde yanarız. Bir bakarız benim bittiğim yer senin başladığın yere karışmış. Sonu neresi başı neresi bu ateşin? Kim nerede?.. Nereye dokunuyor?.. Günlerden hangi gün? Saat kaç?.. Geçeriz bunları. Akışa bırakırız kendimizi. Yanmak da sönmek de ölmek de dirilmek de gelmek de gitmek de görmek de dokunmak da almak da vermek de anlamsızlaşır. Her şeyimizi kaybederiz, bir oluruz. Ne sen ne ben kalır. Anı paylaşırız... Olmaz mı?.. 

Dünya dönüyor. Bir deveranın öyküsünde dönüyoruz. Başı neresi sonu neresi bu ateşin? Kim nerede?.. Toynaklarımızla, gözlüklerimizle yok oluyoruz and içiyoruz kül etmeye acılarını. Dönüyoruz. Gözlerimiz kapanıyor. Dilşah nerede? Bilmiyorum. Dönüyoruz, gözlerimiz kapanıyor. Yitiriyoruz anlamları. Başı neresi sonu neresi bu girdabın? 

Uzlet Türküsü

  Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...