27 Mayıs 2020 Çarşamba

Kartondan sınırlar

Geçmişe açık geleceğe kapalı kapılar... Gelen güzelliklerin gitmesinden korkan insanlar... Kaybetmek. Kartondan sınırlarda gümrük bekçileri... Beklemek. Girişleri yasaklamak. Kapatmak. Korkmak. Arpadan da buğdaydan da olmak bir yerde sözün özü.

En güzeli kartondan sınırlar inşa etmek!? Dokunsa yıkılacak. Dokunup yıkmak isterse... Yerle bir olacak sınırlar. 

Ardında kuvvetli bir sine. Hastanın buz kesmiş ellerini eritecek. Şifalı bir sine. Delişmen bir oğlan çocuğunu büyütür gibi. Hırçın dalgaların vurduğu bir kaya gibi... 

Çekip içine zararlı ne varsa toprağa bırakacak. Ağaçlar gibi. Özveri ile işleyecek seni iğne oyası gibi. Hafize teyze gibi. 

Belki yıkacaksın kartondan sınırları. Belki yağmur yağacak düşecek barikatlar. Belki fırsat bu fırsat deyip aşacaksın gümrük bekçilerini.

Belki teslim olacaksın. Belki gelip bozacaksın tüm dengelerimi. Kalıcı izler bırakacaksın. Yeni sınırlar inşa edeceğim. Yine kartondan. Bu defa mukavva... Bir ihtimal, mücadeleye devam edeceksin. Bir ihtimal daha var. Vazgeçeceksin. Sonra ne buğdayım kalacak ne de arpam...

Sen uzaklaştıkça sınırlarım genişleyecek. Duvarlarım. Yükselecek. Evirip çevirecek kartonu duvar ustaları. Kartondan sınırları şato duvarlarına... Evirip çevirecek. Gümrük bekçilerinin eline kılıçlar, tüfekler verilecek. Toprakları ekip biçecek bir sınıf üreyecek içeride. 

Buğday ve arpanın yanında pirinç de yetişecek. Gönül toprağı bereketini can suyundan alacak. 

Kartondan sınırlar... Korkudan sınırlar... Elindekinden olmanın korkusu... Kaybetmek. Bölük bölük askeri yabancıların üzerine salmak. Gaz ile ateş ile kurşun ile yürümek ahengin üzerine. 



26 Mayıs 2020 Salı

Kırk ince belli kız

Aşktan bir duvak yaptım saçlarıma. Örgülerimin ucuna renkli kurdelalar bağladım. Uçlarından salınıp dökülüyor umutlarım. Işıklı yollardan karanlık adamlar yaklaşıyor. Duvağımı açıyor kirli pençelerinden haset saçan üçüncü şahıslar. Sağ elim sola, sağ duvarları sol duvarlara yolculuk ediyor koca salonun. Duvarlar eziyor çocukluğumu. Masumiyetimi. Muzurluğumu.

Sahnedeyim. Sahnede iş yapan şey asalet. İkimiz de biliyoruz; bu oyunu oynayacağız. Küçük bir iskemlenin üzerine çıkıyorum. Gözlerim seni arıyor. Işık ışık bana bakan göz bebeklerini. Aralıklarından umut fışkıran kusurlu dişlerini; gülüşlerini. Beni sevişini. Arıyorum. Uzaklardan adım adım gelişini. Karanlığın bana dokunuşunu hissediyorum. Beni karanlık ve pis dünyasına çekişini fesat dudaklarının. Aşkın aşktan başka bir şey kokmadığını yeniden öğretiyorsun bana. Kaç zaman sonra yeniden duyuyorum bu kokuyu. Bir bodrum katına iniyoruz hep beraber. Kırk ince belli rocker kızdan biri postallarıyla basıyor tekmeyi dağınık metal yığınına. Fişi söküp yeni bir prize takıyor.

Pırıltılar sarıyor çevremizi. Bir renk şöleninin içindeyiz. Yüzülmüş derilerin, çürük et kokularının içindeyiz. Yaşayan ölülerin arasında yürüyoruz. Gülümseyen suratımızla bir uyanışın lokomotifi mi olacağız yoksa?..

24 Mayıs 2020 Pazar

"Sizin eseriniz"

Kapı açık. İçeri girebilirsin. Bana, odama, bendeki akışa dahil olmanda bir sakınca yok.

Gözlerin... Altı çukur gözlerin. Bakıyorsun bana. Durgunsun. Yüzünde sade, sevimli, çocuksu bir gülümseme. Yirmilerin başındayız, sen ve ben... Hatırlarsın, ne çok geçerdik kırmızı sınıf kapısından. Gözlerin... Açılıp kapanırken gıcırdayan kapıları hatırlatıyor. G şubesiydi, beş sınıf geçtik. Bir dönem duvarları lila... Kapıları kırmızı...  Ben ayrıldım sonra sizden. Senden. 

En çok boyası kalkmış rutubetli duvarın önünde sınıfça çekildiğimiz fotoğrafı seviyorum. Arkada mevsim şeridi vardı. Onda sen yoksun. Sınıfımıza sonradan dahil olmuştun. Ama yine de ilköğretim hayatımı düşündüğümde ilkin yüzün geliyor aklıma. Okul servisinde yan yana oturduğumuz ilk gün... Böyle tanışmıştık. Bizim sınıfta olacağını bilmiyordum. Arkadaş olacağımızı da... Ama yollarımızın ayrılacağını biliyordum. Biteceğini bilerek başlamaz mıyız bütün ilişkilerimize? Çünkü hiç olmadı ölüm ayırır insanı.

Kapıda bekleyip ders zili çaldıktan sonra; "Öğretmen geliyor!" diye bağırdığımız, koridorda koşturup doktorculuk oynadığımız günler artık uzaklarda. Beyaz önlüklerimiz vardı. Kimimiz doktor oluyor, kimimiz hemşire. Ama hepimiz doktor olmak istiyor. Bugün oynayabilseydik eğer doktor olmak istemezdim. 

Kimin bir sorunu varsa öğretmene yetiştirip, çözüm bulunması için ispiyon ederdim. İnsanın sorununu tespit etmek ve çözmek gerekiyor çünkü. Dişin mi ağrıyor? Öğretmene söylemeli. Ecza dolabında ilaç vardır. O bulup sana verir. Sınıfta kavga mı çıktı? Hemen yetiştirmeli. Kavganın neden çıktığını bulup ara buluculuk etmeli. Küfür mü ediyorlar? Öğretmenler odasının kapısında bekleyen nöbetçilere "Öğretmenimle görüşmek istiyorum." demeli. 

Beklerken kapıda Mustafa Kemal Atatürk imzalı "Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır!" diye tabloyu okumalı.

Türkçe dersi, "Kurallı bir cümle ama, ve ile başlamaz, çünkü ile bitmez." diye uyarıyor sınıf öğretmenimiz. Çok dikkat ediyordum buna. Sınavdan tam not alabilmek için. Ama kurallarla aram gün geçtikçe açılıyor. Evvelden olsa bu kuralın dışına çıkmazdım. Şimdi... Ayak diremeyi seviyorum çünkü. Bazen girdiğin sınavlarda bile bile yanlış seçeneği işaretlemeli. Neden ama ile başlamasın ki? Zaten amadan önce söylediklerimizin hiçbir anlamı yok. "Sana büyük ölçüde katılıyorum ama bence yanlış düşünüyorsun." derken mesela... Doğrudan "Ama bence yanlış düşünüyorsun." daha gerçekçi bir cümle değil mi? Kim koyuyor bu kuralları? Yetkililere sesimizi duyurmalıyız.

Bir gün tekrar kapının önüne koyduğumuz kapıları kilitli dolaplara ağır kitaplarımızı yerleştirebilir miyiz? Bugün üniversitede kişisel dolaplarımız var. Metal. Bir tane edinmiştim ben de. Ama kullanmıyorum. Boş duruyor içi. Okul numaralarımıza göre dizilmiş olsalardı belki kullanırdım. Hem ahşaptan değiller. Ben ahşap dolap seviyorum. Meşe... 

Okulun arka bahçesine diktiğimiz meşelerden... 

Kapı açık. Gözlerin gibi çünkü. Masum... Çocuksu... Kapılar... Gözlerindeki kapıdan geçtim. Çocukluğumun kapılarından... Birer birer... İki akış var. Biri bende, biri sende... İki farklı zaman, iki farklı mekan, iki farklı insanız. Bizi bağlayan şey, kapılar. Şahidiz birbirimize. Sen dans etmeyi, eğlenmeyi daha çok severdin. Durgundum ben biraz. Ama sana eşlik ederdim. İyi arkadaştık. Küstüğümüzde kitap okurdum. Barıştığımızda oyun oynardık. Büyüyünce şair olacak küçük bir kızım ben. Sınav kağıdım isimsiz okunduğunda böyle söylemişti öğretmenimiz. 

"Haydi eller havaya!" Ellerini kaldır yukarıya küçükken yaptığımız gibi. Ay ışığının damarlarından kalbine akmasına izin ver. Bugün bayram. Şeker toplayamıyoruz. Sınıfta bayramlaşma sırasına giremiyoruz. Ama yazıyoruz.

19 Nisan 2020 Pazar

Doğanın Ahengine Kulak Ver


Hz. Adem ve Havva dünyaya geldiğinde nasıl bir tabloyla karşı karşıyaydı? Aklımızın alamayacağı kadar berrak suların ve bakir ormanların egemenliğine bakıp “Cennet varken burası da ne amaçla yaratılmış ola ki?” Demiştir belki de. Bugün biz görsek küçük dilimizi yutardık hal bu ki.

Ağaç yapraklarından elbiseler yapmayı, zehirli yılanlarla, dinozorlarla, mamutlarla aynı ormanda uyumayı, aynı nehirde yıkanmayı kaçımız isterdik? Haydi ellerimizle kurduğumuz koca Matrix’e meydan okuyalım! Küresel bir ayaklanma başlatalım ve ilkel yaşama geri dönelim. İnsanın ilk yuvası olan ormanlarımıza gidelim.

Değil fabrikaların atıklarından zehirlenen canlıların varlığı, tarımın bile çok uzak bir ihtimal olduğu dönemlere yolculuk edelim. Kaçımız cesaret edebilir yeşilin, mavinin, insanın, canlının en ilkel haline dönmeye? Ve kaçımız başarabilir bu ilkelliği? Ayrıca çok merak ediyorum Greenpeace acaba bu fikre ne der?..



Estetik ve İkizi
Vahşi ve ilkel dünyanın eşsiz estetiğini görmezden gelen yeni bir dünyada yaşıyoruz artık. Oysa ki Tiyatro ve İkizi adlı yapıtında Antonin Artaud bunun tam tersini savunuyor. Ona göre vahşilik tiyatronun ikizidir. İnsanın ilkelliği göz yumulacak bir gerçek olamaz.

Tiyatral estetik özdeşleşme ve başkalaşma deneyimi sağlandıkça başarılı olabilir. Bu da ancak sahnede görsel şamata, renk ve ışık oyunları, duyuları zorlayan ve güçlü sonik titreşimler, magnetik yoğunlaşmalar, çıkış yeri belirsiz yankılar, çığlıklar, iniltiler ile sağlanabilir. Böylece vahşi estetik insan duyuları üzerinde etkinlik kazanır.

İlkel Estetik
İnsanın içinde bir yerlerde sürekli kuluçkada bekleyen yabanıllığı ile yüzleşmesi gerekiyor. Çünkü ilkellik sahte ve hayali, sadra şifa olmayan birşey değildir. Bilakis bununla yüzleşmek hepimiz için faydalı olacaktır.

Son zamanlarda dikkatimi çeken Alman müzik grubu Faun bu konuda çok başarılı. İlkel, temel ve rastgele bir estetik anlayışını sunuyor dinleyenlerine. Yarı insan yarı keçi bir yaratık olan Faun’un ismini almaları ise bunu ortaya açıkça koyuyor. Özellikle Almanca’nın kendine has dil estetiği ile birleşince metal ve beton yığınlarına hapsolmuş hayatlarımızdan koparıyor bizi.

Oomph! adlı rock grubunun Labyrinth adlı klibinde de labirente sıkışmış küçük bir kız gösterilmektedir. Koridorlarda birçok kapı ve oda olmasına rağmen labirentten kaçamaz. Bu gerilim tanıdıktır! Çağdaş yaşamın insana yutturduğu birçok şeyden kaçamayışımız ile özdeştir klibin çatışması.

Seçme hakkını kullanabilirsin ama çıkamazsın çünkü benim esirimsin diyen sistemin kurbanlarıyız. İlkelliğin ve özgürlüğün artık çok uzağındayız. Küresel köy dediğimiz ama hiç de köye benzemeyen bir yerde hapis yatıyoruz. “Labirentteyiz”. İnceltilmiş zevklerin, işlenmiş etlerin, salgın hastalıkların, hastane koridorlarının mahkumuyuz. Gökle beraber nefes alan değil göğü delen adamlarız artık.

İlkel Dil Estetiği: Türkçe ve Almanca

Dilbilim teorilerinden biri doğadaki seslerin taklit edilmesi yoluyla dillerin ortaya çıktığını öne sürer. Bu açıdan ilkel estetiğin birçok dilde de var olduğunu görebiliriz ama ben özellikle iki dil üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan birincisi Alman Dili. Kimilerinin çok kaba dediği Almanca dil estetiği ile ilkelliğin fonetik damgasıdır. Ancak bir dil daha var ki kültür felsefesi ile de yaşam pratikleri ile de ilkellikle medeniyeti nasıl buluşturduğunu çok güzel gösteriyor.

Eski Türkçe’nin fonetik yapısı doğal seslerde olduğu gibi, “kaba”. Bu da değineceğimiz ikinci dil. Törpülenmemiş ve kendiliğinden gelişmiş ilkel bir estetiği barındırıyor Türkçe. Bu açıdan iki dilin de estetik kodlarında acaba bir benzerlik olabilir mi? Doğadaki kabalığın, yabanlığın ve rastgeleliğin seslerde yankılandığı bu iki dil tam da Artaud’un bahsettiği şeyi işaret ediyor.

Blok flüt ile sokaklarda çıplak ayak koşan çocuklar gibi vahşi ve törpülenmemiş. İstenmeyen kaba seslerden arındırılmamış diller. Ormanları önce yok edip arkasından da barışın rengini ormanlardan alan sivil toplum kuruluşları kurmak gibi, bir madalyon iki yüz çelişkisinden uzak. Olduğu gibi, kendi halinde ve iddiası da burada yatan bir estetik anlayışı.

Estetik Tornadan Geçirilmez
Bugün konuştuğumuz Türkçe ile Eski Türkçe arasındaki uçuruma baktığımda aklıma şu soru takılıyor. İddiasını ve güzelliğini ilkelliğinden alan dilimizi devam ettirmek varken neden törpüledik sürekli? Kendimizden niçin taviz verdik?


Şimdi soruyorum çünkü ayakkabılarımızı çıkarıp toprağa basalım istiyorum. Yani solucanlardan endişelenmeden ağaç kökleriyle sarılalım. Hz. Adem ve Havva’nın cennetten kovularak düştükleri yerde olsaydık muhtemelen korkacaktık çünkü.

Korkularımız bize milyon dolarlara silahlar yaptıracaktı. Ağaç gövdelerinin, deniz canlılarının gün gelip bizden intikam alacağını hiç hesaba katmayacaktık. Seçme hakkımız vardı ve biz onu kullanmıştık çoktan. Zaman ilerledikçe de ilkel ve vahşi olan her şey bize itici gelmeye başlayacaktı. Şimdi labirentin hangi kapısından girersek girelim ilkel estetik her zaman “kaba” olarak yaftalanacak.


23 Mart 2020 Pazartesi

"Yüz bin can oldu heba"

Son günlerde Corona salgını hepimizin gündeminde. Hızla yayılan bu hastalık insanları evlerine kapattı. İnsanlık doğadan çaldığı dengenin hesabını ödüyor bugünlerde.

Dünyada değişik zamanlarda ve değişik yerlerde salgınlar baş göstermiş. Ölenler olmuş, ölüleri soyanlar olmuş ama hayata kalanlara destek olanlar da olmuş. Yaşanılan zor günleri kayıtlara düşenler de tabii...

Bazı marketlerde maya bulunmuyor. Un bulunmuyor. Kuru bakliyat bulunmuyor. Oysa eve misafir de gelmeyecek, sosyal izolasyondayız. Herkes kendini çok güvendiği evlerine kapattı. Halbuki daha birkaç ay önce göçük altında kalmaktan korkan da bizdik.

Ölümle satranç oynamak
Karantinalı günlerde izlenecek film arıyordum. Rastladığım güzel bir yapımdan bahsetmek istiyorum bugünkü yazımda; Det Sjunde Inseglet, Türkçesi ile Yedinci Mühür.

Ingmar Bergman tarafından çekilmiş 1957 İsveç yapımlı bir film. Aynı yıl Cannes'tan Jüri Özel Ödülü de almıştı Bergman Yedinci Mühür ile.

Vebanın her yeri sardığı bir zamanda geçiyor film. Ölümün insanların teninde soluklandığı bir dönemde. Ölüm ile satranç oynayan bir Haçlı şövalyesi ile karşılaşıyoruz.

Son günlerde dünya ölümle satranç oynuyor. Kimin kazanacağını film bize söylüyor tabii ki ama devletler sıkı tedbirler alıyor. Sanırım şimdilik ölümü erteleyeceğiz.

"Öldürmek öpmektir"
İnsanlar sadece fiziksel biçimde mi ölür? Yoksa öldürmek öpmek midir? Sevgiden mülhem bir tarafı var mıdır? 

İnsanın elleriyle tahrip ettiği her şey gün gelip sözcüklerde mühürlenir. İşte o zaman neler olur? Kan kusan yaratıklara mı dönüşür herkes?

Pontypool, küçük bir kasabanın adıdır aslında. Ancak küçük bir kasabada garip şeyler olmayacağını kim söyleyebilir ki? Bruce McDonald sözcükler yoluyla bulaşan bir salgın hastalığı anlatıyor. Pontypool... Pontypo... Ponty... Pont... Po... Typoo...

Ölümle satranç oynayan insanların sadece başkalarının ölümüne neden olduğunu gözler önüne seriyor film. Tıpkı Lawrence ve Arabistan arasındaki "Kill is kiss" trajedisinde olduğu gibi.

Karantinalı günlerde Daniel Defoe'ya ve Veba Yılı Günlüğü'ne değinmeden yazımı bitirmeyeyim diyorum. Kitaptan bir dörtlükle veda ediyorum size.

"Yıl altmış beş, Londra,
Dehşetengiz bir veba,
Yüz bin can oldu heba,
Ben ise hala hayatta!"



14 Mart 2020 Cumartesi

Mühür: Tezer

Beşiktaş’tan evime doğru yola çıktım. Abbasağa yakınlarında eski bir gazeteciyle sohbetten evime dönüyorum. Kırmızı iki katlı İETT otobüsündeyim. Az sonra dökülecek izlenimi veren pencereler zangır zangır sarsılıyor. Gazi Mahallesi yakınlarındayım. Bir çöplük ve arkasında yarım kalmış inşaat bana bakıyor. Ben pencereden onları izliyorum. Araba manevra yapıyor, metro kazısı sona yaklaşmış. Çöplüğün kenarındaki, Mart’ın kazma kürek yaktıran havasına kanmış orta boylu şeftali ağacı, pembe çiçekler vermiş. Hangisi bu şehrin gerçeği henüz kestiremiyorum. Görüşmede konuşulan sahneler, off the record bilgiler geliyor aklıma. Beyoğlu sokaklarında yürüyen sarhoş bir kadın hayal ediyorum. Tıpkı şuradaki şeftali ağacı gibi buruk ve kaçıyor. Çöplüğün hemen kenarında açmış. Çöküntüleri metro kazısına eşdeğer; derin. Ne kadar anlatsa, bitmeyecek, haykırsa, sönmeyecek, kanayan, alev alev yanan bir yara. Bir yangın…

İşte bu kitap! Henüz okuyucuya kapılarını yeni açmışken bile, çöplüğün şeftali ağacına olan özlemi, kazı çukurunun ağaca hem çok yakın hem oldukça uzak durması, Özlü’nün dalgaların serin esintisine koşması gibi ve bize Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden çıkış biletini sunuyor. Gecenin en karanlık ve soğuk dakikalarını yaşatıyor adeta. Sevgisizliğin sonunu(!) Akdeniz’de getiriyor. Ilık ılık esen rüzgarların eşlik ettiği makiler canlanıyor. Kitap bittiğinde ısınıyor muyuz? Güneş doğuyor…

Eseri okurken önce yüzeydeki fikri takip ediyoruz. Kitabın kenarına ikinci okumada irili ufaklı notlar düşüyoruz. Eskiler buna derkenar dermiş, ben de geçen yıllarda öğrendim. Mesela bu kitabın sayfaları akarken, kitap mı okuyorum yoksa Özlü ile Taksim’in Cennet Bahçesi’nde portakal suyu mu yudumluyoruz ayırt edemiyorum. Fatih Çarşamba’nın şen sokaklarında hayatın akışkanlığına, bir çakıl taşının kayganlığına sessizce bakan, tıpkı kitabın kapağındaki gibi, sözcükleri kendine muhbir edinmiş, bir çift göz. Bazen çocukça, muzip...

Özlü henüz hayattayken yayınlanan üç kitabından biri, elimdeki mavi kapaklı eser. Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden önce hiç roman yazmadığı bilgisine ulaşıyorum. Edebiyatımızın lirik prensesi diye anılıyor bazı insanlar tarafından. Oysa kabarık etekli ceplerinde mendiller taşıyan ağlak bir kadından çok daha fazlası. Satır aralarına indiğinizde ölmeye yatabilirsiniz, kendinizi ölümü beklerken bulmanız muhtemel. Eser mi Özlü’yü anlatıyor yoksa Özlü mü eseri anlatıyor karar vermek güç. Yapıt ile müellif arasında kurulan ender bir vahdet haline tanık oluyoruz.

Bunni'nin yeşil ipeklisinin sandıkta durması rahatsız ediyor. Cenaze başında Süm ile iç geçiriyoruz. Ne olacaksam eksiksiz olmak isterim, diye cevaplıyoruz dünyanın bize sunduklarını. Eski kıyafetleri, kötü kokan yemekleri, düzensizliği, ölümü değil bütün bunlara rağmen hayatın bize sunduğu nimetlere gözlerimizi kapatmadan normal ölümü bekliyoruz.

Özlü hiç intihar etmiş midir? Yurt dışında okuduğu dönemlerde çeşitli hastanelere yatırılıyor çıkarılıyor ama akciğer kanserinden hayata gözlerini yumuyor. Genç yaşta. Babası Sabih Özlü, sosyal bilgiler öğretmeni. Kendi halinde bir adam olduğu hakkında rivayetler var. İncirlerle doldurulmuş bir tabak gibi durgun. Sevdiklerine kendini ve içindekileri sunmayı görev edinmiş.

Yapıtın cinselliğe yaklaşım tarzı eleştiri alıyor. Aslında yapıt bundan çok daha fazlasını ihtiva ediyor. Satır aralarında, Özlü’nün yaşamından, birebir olmasa da gerçeğe son derece yakın sahneler çiziliyor. Özne ve nesne arkasındaki diyalektiğe odaklandığımızda, bize çok şey öğretebilir. Özlü’nün ağabeyi, eşi, anne ve babası ne yapmış? Kızmışlar mı? Bunlar mevzunun dedikodu tarafı olmakla beraber hayat, intihar ve yaşama tutunma arayışları arasında. Ve hastane koridorlarında. Koşarak çevremizi sarıp sarmalıyor. Ölüm gerçeğini görürüz. Ahlak ile ahlaksızlığın, sağ ile solun, sevgi ile sevgisizliğin, aile ile bireyin, itaat ile isyanın, sorumluluklar ile boş vermişliklerin, siyah ile beyazın, gece ile gündüzün, ev ile sokakların, Akdeniz ile gökyüzünün, delilik ile aklın tam ortasındayız. Araftayız. 'Ben'deyiz. Çünkü Tezer hiçbir yere ait olamayanların yazarı.

"Babamla annem arasında hiçbir sıcaklık, hiçbir sevgi yok gibi. Annem onu erkek olarak hiç sevmediğini her davranışıyla belli ediyor. Bütün küçük burjuvalar gibi sorumlulukların zorunluluğu ile bağlılar birbirlerine. Her sabah ve her gece öylesine sevgisiz ki."

Hemen hemen bütün kadın yazarların kendini merkeze alarak yazdığını dile getiren eleştirmenler tarafından Özlü "yazın mührü olan kadınlardan" şeklinde tanımlanıyor. Oysa kendi tecrübesini merkeze almayan insan var mıdır ki bir yazar olsun?

Araf 26 Mart 2019 14 Mart 2020

2 Mart 2020 Pazartesi

Kitaplık'tan Bir Gemideyiz

Her hafta Cuma günü Kitaplık'tan bir gemi ile engin sulara açılıyoruz. Bu hafta Cuma akşamı saat 18.00'de Tezer Özlü konuşacağız.

Dinlemek için: http://radyo.medipol.edu.tr/

Esen kalın...

Uzlet Türküsü

  Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...