24 Mayıs 2019 Cuma

Sanat ve bilim gençliğin tek ilacı

Evet, sevgili okuyucular;

Sanıyorum artık küçük bir ara vermenin zamanı geldi. Epeydir ihmal ediyordum sizleri. Daha iyiye hep beraber yol alabilmek için bu küçük ayrılığa ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Kısa bir yenilenme döneminin öncesinde size küçük bir veda yazısı bırakıyorum. Bu yazıda, Prof. Dr. Nabi Avcı Anadolu Lisesi öğrencileri tarafından sergilenen, 12 Mayıs 2019 günü izlediğim On İkinci Gece adlı tiyatro oyunu ile alakalı notlarımdan bahsedeceğim.

Öncelikle...
Oyunda kullanılan metne müdahale edildiğini belirtmek gerek. Diyaloglar, yer yer seyirciyi güldürecek biçimde değiştirilmiş. Öğrenci arkadaşlar, bu değişikliği kendi başlarına yapmışlar. Diyalogları dinlerken sosyal mesajlar içeren alt metinler görmemek elde değil. Bu bilinçli mi yapılmıştır? Orasını bilemiyorum ama izlemesi keyif verdi açıkçası. Oyunun akışında görülebilecek tek kusur, güldürünün bütün sahnelere yedirilmemiş olması. Ancak oyunun bu haliyle de bir çok profesyonel tiyatro ekibine taş çıkartacak potansiyelde olduğu açık! Çünkü, henüz lise öğrencisi olmalarına rağmen, kendi başlarına derslerinden, zamanlarından, sınav puanlarından ve rahatlarından fedakarlıkta bulunmuşlar.

Milli tiyatro tartışması
Bu arkadaşlar, oynadıkları oyuna saygı ile yaklaşmışlar! Bunu günümüzdeki birçok tiyatro ekibinde dahi görmek mümkün değil! Dolayısıyla profesyonel tiyatro ekiplerinin, tarihi karakterleri gülünç duruma sokarak milli sanat icra ediyoruz diyebiliyor olması oldukça ironik. Konuyla alakalı kültür işleri ile ilgilenen masaların kesinlikle çalışma yürütmesi gerekiyor. Bir milli tiyatro açığı varsa bunun 'işine saygı duyan' ve 'işin ehli' olan kişiler tarafından yapılması gerekir. Aynı zamanda gerekli eğitimleri almış kişilerin bu ekiplerde görevlendirilmesi gerektiği ihtiyacı ortadadır. Örneğin metinler yazılırken ceylân anlamına gelen gâzâle sözcüğü gazele olarak yazılmamalı, okunmamalı ve oynanmamalı. Hele ki bunu adı sanı olan büyüklerimizin yazdığı oyunlarda görmek, Türk gençliğinin kültür ve sanata olan inancını kırmaktadır. Branşlaşma çok değerli bir şey ve bunun nimetlerinden faydalanılmalı.

Yeniden emek...
On İkinci Gece için sarf edilen emeği  anlatmak için 'Keşke kostümleri görseydiniz.' der geçerim. Çünkü sahnede kullanılan materyallerin neredeyse tamamı öğrencilerin el emeği ile imal edilmiş!

Küçük yaştan itibaren tiyatro eğitimi verilsin
Keşke bütün devlet okullarında bir tiyatro dersi olsa!.. Ama o derste sadece tiyatro olsa! Birinci sınıftan itibaren bütün öğrenciler bir ekibin parçası olmayı tadabilse! Ve bu ekip bir sanat eseri ortaya koyabilse! Derslerde de tiyatro eğitimi almış insanlar eğitse öğrencileri. Tam on iki yıl boyunca disiplinli bir şekilde tiyatroya dair eğitim alan bir gencin canlı bomba olma olasılığı oldukça düşecektir, aksine, topluma zararlı olabilecek her şeyin de karşısında ferasetle duracak potansiyeli olacaktır. Çünkü sanat ruhu yumuşatan ince bir doğayı çocukluktan aşılamış olacaktır. Memleketimizin sanata verdiği ehemmiyeti de görme şansımız olabilse böylece, keşke. Ancak konu tiyatro. Tiyatro sanat olmanın da ötesine geçer, çünkü aynı zamanda bir iletişim yöntemidir..

Oyunculuk
Karşınızda gözleri sizin üzerinizde bir sürü izleyici, siz bir tirad okumak zorundasınız, bunu heyecanlanmadan, diksiyon ve nefes kurallarına dikkat ederek aynı zamanda da müthiş bir oyunculuk sergileyerek yapmanız gerekiyor. Tabii bütün duyguyu da izleyiciye geçirmeniz gerekiyor. Kah güldürmek için kah ağlatmak için. Oyunculuklar müthişti! Tek eksik diksiyon ve fonetik konusundaydı. Ancak özellikle, soytarı ve şövalye karakterlerinin oyunculuklarına diyecek yoktu doğrusu. Ayrıca Malvolio'nun jest ve mimikleri karakterin yapısına oldukça uygun sergilenmişti. Ses tonu dahi bu karaktere özel çalışılmışcasına etkileyiciydi. Şövalye karakteri dinamizmini, aylaklığını izleyicisine sorgu içeren bir güldürüyle işledi. Yine çok başarılı bir oyunculuk, soytarı tiplemesiyle karşımıza çıktı... Ekibin içerisinde sahne ışığı olan öğrenciler var. Bu öğrencilerle tek tek ilgilenilmesi ve geleceğe dair ufuk açıcı küçük destekleyici hareketler yapılması gerekiyor.

Marifet iltifata tabiidir
İşte, On İkinci Gece oyununu izlerken aklımdan geçen bir başka konu da şu, bu çocuklara sınavlarında ek puan verilmeli veya karneye yansıtılmasa bile bir şekilde teşvik uygulanmalı. Okulda bir tiyatro ekibi kurulmalı ve bu ekibe ehliyet sahibi bir kişinin rehberlik etmesinin önü açılmalı. Çünkü okullar öğrencileri ile sanatın ruhunu buluşturmalı! Çünkü sanat ve bilim gençliğin tek ilacı! Konuyla alakalı Prof. Dr. Nabi Avcı Anadolu Lisesi'nin öğrencileri için elinden geleni yapacağına inancım tam.

Ekibin başarılarının devamını diliyorum. Umarım destekçisi bol olur bu arkadaşlarımızın ve diğer gayretli tüm öğrencilerimizin...

Çünkü sanat memleketimizin hayat damarıdır...

20 Nisan 2019 Cumartesi

Büyü bozumu

"Bu şehir girdap gülüm, Girdapta mehtap gülüm" diyor radyomdan gelen ses. Frekanslar beynimin  içinden mi dışından mı artık ayırt etmek imkansız. Şimdilerde hayatın akışına meydan okuyan bir kentte, yağmur damlalarının yüzümü okşayışını, çöp kokusunu duya duya ilerliyorum. Sert bir rüzgar esiyor iliklerime işliyor soğuk ama benim için bir klasiktir "Üşümüyorum." ve şayet, sabit kalabilmeyi başarabilseydim diz kapaklarım kanamazdı şimdi.

Güven, çaba, istekler, borçluluk duygusu, empati birer birer boynumuzdaki iletişim kolyesine asılmış öylece duruyor. Ben adımlarımı attıkça boncuklar birbirine çarpıyor ses çıkartıyor, tanıdık tanımadık  kim varsa çevrede bakıyorlar bana. "Acaba bu ses nereden geliyor?" Bazı durumlarda anlıyoruz ki sadece dozunda kurulan empati fayda verebilir. Boncukları fazla kaçırınca sevdiklerimiz tarafından yanlış da anlaşılabiliyoruz.

Şehre tam da büyücüler dadanmışken bütün bunların daha da göze çarpan ayrıntılar olduğunu görüyoruz. Çünkü büyü tutmayan bir şehrin göbeğinde büyü kazanları kaynatılıyor. Biz kent sakinleri de sükunetimizin yerini alan tedirginliğe teslim oluyoruz sanki yavaş yavaş... Yutacak mı bu dumanlar bizi? Yoksa şöyle bir içimize çekip sonra kurtulacak mıyız topyekûn?  Cadılar kazana atacak ot bulamayınca büyücüler başı, papazlar papazı da eriyip gidecek mi? Sokaklarda gülücük saçan çiçekçilerin bugünlerde somurttuğunu görüyorum da acaba neden böyleyiz son günlerde? Hepimizin birden moralsiz olmasını dolunaya bağlayıp suçu da ona mı yüklesek? Astrologların en güzel yalanlarından biri de belki bu dolunay mitidir.

Bu şehri de seni de seviyorum anacım,  sen üzülme diye saklamaya çalıştığım şeyler en çok bana zarar veriyor. Belki uzun vadede bir intihar planı yapıyorum gizlice şimdilerde İstanbul'un intihara koşması gibi ama öte yandan da hayata tutunacak irice bir dalım var. Belki birden fazla... Şimdi boynumda asılı duran kolyeye bakıyorum, incik boncuk dolu bir ağırlık... Bu girdabın ortasında, kentle beraber yok olmaya doğru ilerliyoruz hep beraber. Ya şehrin sınır boylarına dizilmiş düşman zırhlılarına çelme takacağız ya da kurşunlar gelip bulacak bizleri. Ben kazanın içine büyü bozum harekatı düzenlemeyi kuruyorum ama nasıl?  Şehrin göbeğinde derin bir nefes alıp otobüs duraklarına yürüyorum. Bu şehir girdap mıdır değil midir artık sorgulamasam daha iyi olacak, hem zaten bu sokaklar benden ayrı bir yerde olmasa gerek, yani eğer girdapsa ben de girdabın kendisiyim demektir, zaten ikimizin de damarlarında zehir akıyor zaman zaman. Hele son zamanlarda yani özellikle son zamanlarda. Ben ve annem arasında da pek fark yok, tamam o kendini zehirlemez ama İstanbul annedir, bağrına basar, arada tokat çaksa da.


2 Nisan 2019 Salı

Yanıt


Yeni sevgilim avuçlarımın arasında. Romantik bir gece geçireceğiz kendisiyle. Belki mum ışığında,  belki baygın gözlerle, uykulu... Ama sevgi dolu ve sarmaş dolaş...

Yalnızlığın ilacı olmuştur hep, sözcüklerin dünyası. Kimine dinmeyecek sancılar bırakır, gençliğin erken dönemlerinde. Acıyı acıyla dindirmek hastalığı denilebilir belki buna. Yaranın üstüne yeni bir yara açıp yenisinin ilk yaranın acısını yok ettiğini sanan şizofreni hastalarına benzer bu hal.

Dünyanın derdine düşmek gibi boyunu

aşan sevdaları olur bazı insanların. Onlara, kimi deha diyor kimi hasta... İttihat ve Terakki'nin de bu ince çizgide medcezirlere hapsolduğu ortada. Milleti için hem kan ter içinde kalarak mücadele etmiş hem de diğer yanıyla mevcut iktidara karşı, bünyelerindeki tüm enerjiyi kullanarak isyan etmişlerdir... (Belki otoriteyle uzlaşıp enerji ile siyasi dehayı bir arada kullanarak çok daha kalıcı değerler ortaya konabilirdi.)

Ancak Türkiye'de takdir görenler, taşlananlar, yok sayılanlar her zaman olacaktır. Hatta dünyanın gerçeğidir bu desek yeridir. Gerçek dostluk taşa tutulduğu halde yolu terk etmeyende görülür. Kapı yüzüne kapatıldıkça yeniden çalacaksın, demişti bir büyüğüm. Yüreğini kora çeviren kişiye gül kokusu sunacaksın diye de eklemişti. Ben de diyorum ki, mühim olan cevabımızı nasıl verdiğimiz.

İşte, kendini insanlığa ve milletine adamış gerçek kimlik bu yanıtın şifresinde görülebilir.

18 Mart 2019 Pazartesi

Hoş geldin

Kimlik bunalımı gırtlağa dayanmış bir metropoldeyiz sevgili yabancı! Hoş geldin!

"Bir kere daha anladım yarın olmadan öleceğim. Telefonumun sesini açtım, genelde sessizde bekler. Güneşe, bulutlara, ay ışığına, geceye, toprağa, çiçeklere, sarılmaya, gülümsemeye, içmeye, gezmeye, öpmeye, Beyoğlu çikolatasına doyamadan gideceğim dünyadan. Bir tek ölümü geride bırakacak olduğum için serinleyebiliyorum. Seziyorum, damarlarımda geziyor ölüm. İnce ince, kanımla birlikte akıyor soğukluğu. Sen görmüyorsun, annem görmüyor, sevdiklerim görmüyor. Oksijenli solunum gibi oksijenli çürüme diyorlar galiba buna. Kırmızıyı her zaman seveceğim ama hepsinden çok siyahın her şeyi yutan sessizliğini seviyorum. Ölümü bile yok eden zarifliğini arıyorum toprağı arar gibi İstanbul'un çamurlu asfaltlarında. Botlarıma bulaşıyor bir köpeğin kakası. Tıpkı insanların suratımıza doğru fırlattığı gereksiz çamurlar gibi, şehrin nüfusu gibi, kahvehanelerde okey oynayan işsizler gibi; saçma, abes..."

"Yıllarını vermiş bu kente, yine de tek adım ileri gidememiş şu bankın köşesinde oturamayan özgüveni savrulmuş, ezik kadın. Gücü elinden alınmış, gözlerine korkulu rüyalar çökmüş, sanki bank onu yutuyor, sanki İstanbul seni bir girdap gibi içine hapsedecek, sohbet edeyim diyorum, duyduğum en tiz, en cırtlak ses tonuyla bağırarak konuşmaya başlıyor. Rahatsız edici, huzur kaçıran cinsten olumsuz kelimeler kullanıyor. Hem de otuz yıllık İstanbulluyum derken ağzında köyünün şivesinin olduğu gibi durması yok mu?.. Evet, sen İstanbul'sun diyorum içimden o kadına. Çelişkilerin memleketi burası. Olduğu değil olmak istediği kişiyi aramaya çıkanların, kentli olma umuduyla suçların pervasızca işlendiği, yalan kokulu, haciz kokulu, lağım kokulu şehir... Yıllar da geçse, en iyi hükümet de gelse çöplerinde kedilerin yuvarlandığı bir kent burası, hatta body seçerken öncelikle adaya davet edilen kızların hiç eksilmeyeceği, varoş mahallelerindeki yarı çıplaklığın bile tahrik sayılacağı, genç kızların ve genç erkeklerin (kiminin ağzında hala daha Orta Anadolu şivesi olduğu gibi duruyor) dizi dizi imtihanı bazen Beşiktaş'ın Rock Bar'ları. Kimlik bunalımı gırtlağa dayanmış bir metropoldeyiz sevgili yabancı! Hoş geldin!"

Döngüsellik ve Temsil: Çeşitlilik

İntikam, ihtiras, hırs, kıskançlık ve vazgeçememe halleri bir araya gelince içinden çıkılmaz bir komedya tiradı çıkıyor ortaya sanırım. Hiçbir zaman tütsü kokularıyla da anmıyoruz bu duyguları, gözlemlerime göre.

Tütsü kokmuyoruz
Aşk hikayeleri hep tütsü koksun istiyor insan. Hele ki mistisizmin büyüsüne kapıldıysa daha çok istiyor. Dünyada insanın vahşetini bu denli ortaya koyabileceği başka bir duygu olmasa gerek. İntikam, ihtiras, hırs, kıskançlık ve vazgeçememe halleri bir araya gelince içinden çıkılmaz bir komedya tiradı çıkıyor ortaya sanırım. Hiçbir zaman tütsü kokularıyla da anmıyoruz bu duyguları, gözlemlerime göre. Aleaddin'in lambasından cin çıksın, üç dileğimizi sorsun ve sihirli bir değenek (buna kozmoz diyenler de olacaktır) bunları gerçekleştirsin diye bekliyoruz ama ne gelen var ne giden. 

Yesari Beyefendi hakkında notlar
15 Mart akşamı bir müzik cemiyetinde Yesari Asım Arsoy'un bestelerini plak kayıtlarından dinleme fırsatına eriştim. Yesari Beyefendi müziğini tezatlıkların göbeğine kurmuş adeta. En melankolik sözleri Hawai gitar eşliğinde kayda girebilecek kadar özgün bir yaklaşımdan bahsediyorum. Özellikle Sen Olmasaydın Eğer Aşka İnanmazdım, Canım Senin Olsun Beni Canın Gibi Sakla sözleriyle ve Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacak yorumuyla Türk Müziği'nin ustalarındandır demek istiyorum. Ayrıca kullandığı tınılar müthiş bir kulak olduğunun da göstergesi. 

Aşk idesi mi?
Dücane Cündioğlu'nun yakın zamanda bir konferansı oldu. Konusu aşk, insan mutlaka bir kere bile olsa aşık olmalıdır demiş kendileri. Dinlemeye giden dostlarımla sohbet ederken öğrendim, hemencik "Ne aşkmış bir bitmedi." diye isyankar bir cümle patlattım orta yere. Yüzyıllardır konuşulan, hatta Platon'un mağarasında idelerinin olup olmadığı konusunda zaman zaman tereddütler duyduğum bu konu şüphesiz insanın kendini tanımlaması bakımından çok kritik bir noktada duruyor. 

Kime göre aşk-kadın?..
Freud için aslında en başta erkek çocuğu olan küçük kız çocuğu ve Lacan'a göre arzunun kendisi olan kadın adına Irigaray histerik bir çıkmazın sonundan bağırır "Seni unutamadığım için ne yapayım? Susayım mı? Seni aklımdan atamadığım için, daha korkuncu gönlümde bir yerin olduğu için korkayım mı? Fallusa sahip olan ile fallus olan arasındaki bağın erkekler tarafından belirlenen, betimlenen bir durum olması (fallik sorunsalı, kimine göre aşk) seni de rahatsız etmiyor mu?" Lacan'a hem minnet hem sitemli tümceler beslemek, "Feministler neyi savunduğunu bilmiyor." cümlesindeki suçlama kokan savunuya mı dayandırılmalı? Feminizm ezan ıslıklama akımına indirgenmişken, cinsiyet çeşitliliği konusu üzerine değil konuşmak konuşmayı talep etmek dahi aşırılıklar, şiddet ve vahşet çağında ana rahminin güvenli iklimine dönmeyi istemek gibi tezat. Yine, bir feminist olan Irigaray, elimdeki notlara göre, Batı dünyası tek cinsiyetlidir, bu tek cinsiyet de fallik'in belirlendiği enerjinin kendisidir diyor, yani Batı medeniyetinin, yıkıcı eril bir güç olduğu tezini öne sürüyor. 

Olabilir mi?
Bu durum sadece bizim için geçerli olmasa gerek. Yirmi birinci yüzyıl doğası gereği vahşetin yüzyılı oluyor. Ezan ıslıklayanlar, Taksim'in sevimsizleştirilmesi, Yeni Zelanda olayı... Nefret söylemde, eylemde, her yerde ve hatta kalplerimizde. Aşkın da kendisinde saklı bir izlek olsa gerek. Dolayısıyla dünyada insana değer veren bir ideye, bir şeye ihtiyaç var. İnsanı kendinde varlık olarak kabullenebilecek bir yuvaya, sığınağa ihtiyacımız var. Yalnızlığın, yabancılığın, küf kokusunun, fakirliğin, bunalımın, intiharın, uçurumların çağında bir liman sunmak gerekiyor insanlığa. Buna sekülerleşme diyenler olacak, ana rahmine dönüş diyenler olacak... 

Kendinin hammalı ötekinin katili
İnsanların kendilerine bile tahammülü kalmamışken, bu kucaklayıcı anlayış nereden çıkıp gelecek bilemiyorum. Gelecek, buradan bakınca siyaha çok yakın bir grilikte duruyor. Belki gri bile değildir, sadece tabloya renk katmak istemiş olabilirim. 

Sonuç?..
Yazıların sonuçları olur diyorlar. Benim sonu gelen metinlere alerjim var. Böyle yarım, eksik kalınca nedense daha çok benden oluyor, daha içten geliyor bu kelimeler dizgesi. Sonuçlar, yargılar senin olsun sevgili okur. Bu yazıyı da senin karnına bırakıyorum. Eğer bir sonuç elde edersen bana da ilet, ben henüz nerede olduğumuzu bilemiyorum.

Sevgiler

23 Şubat 2019 Cumartesi

Hangi renk?

Boğazımda dört tane düğüm, beşincisi sensin.

Huzur anayla bakışıyoruz. "Yani fedai mi arıyorlar?" Diyorum. Kendimi sorgusuz sualsiz nasıl bırakayım gözlerindeki hafif şehla ışıltıya? Balık dediğin, denizinin en sakin olduğu zamanlarda bile bir yolunu bulur ve akıntıya sürer kendini bir girdabın içinde kaybolmak, ölmek pahasına. Şimdi adına huzur dedikleri pırıltılı gözlerden bana bir çıkış kapısı açılıyor. Yalnız bu yeni durak eskisinden daha dalgalı bir denize de açılabilir... Hem zaten suyun tokatlarına göğüs geremeyen nasıl hayatta kalabilir? Aklını kiraya vermek yaşamak mıdır sanki? İmam elinde meyyit diyorlar, belki de meyyit elindedir imam olamaz mı? Kendini kaybedince, ağzında başkasından kopyalanmış cümlelerle ne kadar iyi bir derviş olabiliriz? Vereceğimiz en büyük sınav da kendi meyyitlerimizi öldürmek değil mi?

Hikmeti bir insanın bedenine hapsetmek midir aşk? Anlamlandırma tek kişilik bir oyun mudur? Biri düşünür ve gerisi taklit eder, öyle mi?.. İstemezler öyle tek kişilik oyunu, ne de izlerler benden demesi. Alan açtıkça türeyebiliriz bu işler böyle diyor büyükler.

Söyler misin Huzur Ana, ayağını yere basarken hem bu kadar zarif hem bu kadar güçlü olmak sadece sana mı özel? Yoksa bize de bu halden bir parça bulaşır mı?

Rüzgarda savrulan bir uçurtma ne kadar da özgür görünüyor, değil mi? Çocukken uçurtma olmak isterdik ben ve bir iki arkadaşım. Onlar gerçekten ister miydi bilmiyorum ama ben çok isterdim ne yalan söyleyeyim. Şöyle sorgusuz sualsiz kendini bırakacaksın esen rüzgara sonra Allah ne dediyse oraya gideceksin. Hiç tercih hakkın yok, olana boyun eğip uslu çocuk olursan Tanrı seni küçük dağların meliki bile yapabilir, prenses. Okul bahçesinin arka kapısından çıkınca boş bir arazi vardı, bir gün kocaman uçurtmalar uçuran insanlarla karşılaşmıştık. Aman tanrım, ne kadar da özgür görünüyorlardı. Halbuki ipler, ayakları yere sağlam basabilen, elleriyle uçurtmayı yönlendirebilen bir beynin elindeydi. Hikmet insanları kuklaya çevirmek için uydurulmuş bir zırva değil, değil mi Huzur Ana? Yüzümdeki çizgilerden anlayabiliyor musun içimdeki kargaşayı?

Sana bir mektup güvercini göndereceğim. Söyler misin, neden asalaklar gibi yaşamak zorunda bir takım insanlar? Bir güvercin gibi olamaz mıyım?.. Mantarlardan uzak bir yaşam süremez miyim? "Balık kızım..." deyip saçımı okşayacaksın belki... Biliyorum, balıklar uçamaz. Göklerde değil derinlerde bir yerlerde benim yuvam. Yüreği olmayanın erişemeyeceği kadar güvendeyim. Basıncın en yüksek olduğu yerde. Gelmek isteyenin önce ciddi bir baskıyla yıldırma siyasetine maruz kalacağı ortada. Evet, uçamam ancak yüzebilirim, biliyorum sen uskumruları da çok seversin, pek de yakıştırırsın bana.

Hiç de sormuyorsun, denizin dibinden güvercine nasıl vereceksin mektubu, diye?.. Senin gözlerine doğru bir tsunami dalgası geliyordu, "Ya Hak..." dedim daldım içine. Bir de baktım ki yüzmesem de beni getiriyor sana. "Heh..." dedim "İşte bu!.. Artık kesin güvercin oldum!" Bir de ne göreyim, sular senin olduğun kıyıdan çok uzağa fırlatmış beni. Hıçkırmışım bir iki, deniz köpürmüş. Biraz azarlıyorum kendimi bunun üzerine, "Neden kendini teslim ediyorsun serseri sulara?" Evet Huzur Ana, balıkları senden uzağa fırlatan serseriler mi? Yoksa balıkların akılsızlıkları mı?

Bu sefer yola çıkmadan önce aklımı başıma devşiriyorum. Güven denen şeyi yerle bir ediyorum sana gelirken. Huzurun adresi güncellenmiştir belki. Google'dan bakmak lazım... Ne diyorduk, güvenmiyoruz denizlere, dalgalara. Tıpkı kalkanlarımın etrafımı sardığı bu yuvadaki gibi, tüm algılarım açık vaziyette geliyorum. Başkasından devşirilmiş cümlelerle değil, kendi sözcüklerimin kurduğu yeni bir dünya ile...

Kulaklarımda şiddetli bir ağrı hissediyorum, kafamı yastıktan kaldırırken. Her yerim yosun kokusu. Çocukken mavi taşlı altın küpelerim vardı. Komşumuzun kızında da aynının yeşil olanı... Şimdi de bir sürü küpe kullanıyorum. Bazen kayboluyor çiftleri tek kalıyorlar, bazen taşları düşüyor eksiliyorlar, buçuklaşıyorlar. Şimdi de mavi taşlı küpelerim var, hem de takılı... Ama öyle bir ağrı var ki sanki birisi kulağımı ikiye katlamış da kafa tasımdan ayırırcasına çekmiş. Ayna duruyor az ileride. Alıp bakıyorum kendime, bir de ne göreyim?.. Kulağıma küpeler takmış Huzur Ana. Taşları mavi değil. Bana yeni renkler hediye etmiş. "Bir de huzurun renginden bak." demiş sanki.

Bu da kulağıma küpe olsun.

18 Şubat 2019 Pazartesi

Düşkünler Mezarlığı: Çığlık

Gömleğimin bir kısmı tel örgülere, geri kalanı da sırtıma öylece asılı kaldı. Pek şaşırmadım aslını ararsan çünkü tıpkı bir erkeğin elleri gibi dokunuyordu, hoyrat ve düşüncesiz. Tel örgüler sırtıma sarıldı, enseme ve omuzlarımın yakınlarına küçük öpücükler kondurdu. Tenim kızıla boyandı. Elleriyle tişörtümün geriye kalan kısımlarından içeriye sokulmayı denedi. Ben "Ne mana?!" diye çıkışırken neye uğradığını şaşırdı ve aklındaki karmaşayla kendini geriye çekti. İleriye doğru atıldım, zaman ısırganlarının arasına... Otobanın kenarında yığıldım. Mum ile pervanenin birbirine düşüşü gibi yani ama küle dönmeden kaçmak gerekiyor, değil mi? Zaten geriye bakmadım pek, ne de olsa rüzgar bütün yoğunluğuyla iliklerime işliyor, derince bir yalnızlık kuyusunun dibine doğru çekiyordu beni.

Her şey yolunda gidiyormuş gibi gülümsüyoruz. Buna mecburuz biliyorsun. Sen sigarandan yeni bir nefes alıyorsun, dumanı çıkarken yüreğinin bacasından, "Seviyorum işte seviyorum hala anlayamadın mı?" kabilinde bir soru soruyorsun, hem duyuyorum seni hem duymuyorum. Hem görüyorum yangınlarını hem görmezden geliyorum. Hem gülümsüyorum, şu arada yanında gördüğüm kıza olan merakından bahsediyorsun zannedip, hem yüzümdeki bütün kasları somurtmaya zorluyorum. Şahit olursam daha kötülerine gebe kalırız diye köşeme çekildim, durup duruyorum olduğum yerde. Elbette zor geliyor bana da çünkü nefisten arınmış bir sevgi için yalnızlık çekilir çile olmuyor. 

Bir gün düşkünler mezarlığında yalnız başıma geziyordum. Yine aklımda tel örgülerin dokunuşları vardı. Ellerim saçıma gitti bir an, şakaklarımda derin bir ağrı gezindi, ense kökümde omurgamla buluştu. Sen, anlayabilir misin her zikirde yeniden ölmeyi ve yeniden doğmayı saniyeler içinde? Anlayabilseydin yanımda olurdun zaten, değil mi? Korkaklar gibi kabanımın yerini değiştirmekle bana ulaşabileceğini sanmazdın. Dolaylı yoldan değil doğrudan gelebilecek cesareti bulurdun kendinde belki şu yüreğindeki duygu cümbüşü olmasaydı. Ben gözlerinden ta kalbine kadar görebilirim seni, her santimini tahlil edebilirim ama sende bu tahlili dinleyebilecek yürek var mı? Yok, asla düşmanımsın demiyorum sana. Dürüst ol yeter bana, gönlünün seslerini örtmeye çalışırken bana yalan söyleme, ne dilinle ne de halinle. Baktığımda anlıyorum çünkü gizlemeye çalıştığın her ayrıntıyı. Gözlerini yukarıya, beynine doğru çevirdiğinde ne demek istediğini, kaçışlarını, utanışlarını, gidişlerini, gelmek isteyişlerini.

Şimdilerde aklında başkalarının var olduğuna ihtimal vermek bile yorucu geliyor. Yalnız duruyorsun gerçi, bir ayağınla bana geliyorsun ama diğer ayağının sabit olmadığı da ortada. Başkalarının arkasına sığınıyorsun, yüreğindeki korkudan. Cesaretini senden alan benim pençelerimdi çünkü başka türlü kendine hapsolamaz bir kadın. Alabileceğimiz en kesin önlemdir, erkeğimizin yüreğindeki cesareti hançerlemek. Elbette aynı anda kendi umutlarımıza da bir harekat düzenleriz. Sevildiğimizi hissettiğimizde, mutluluktan korktuğumuzdan, geçmişin karabasanları üzerimize çöktüğünden yaparız bunları. Ruhu bir erkek tarafından sarsılmış küçük bir kız çocuğu büyüdüğünde de asla teslim olamaz, karşısındaki hayatının aşkı bile olsa. Yalın ayak kaçmaya çalışırız, tedbirlerimizi sırtımıza mühimmat olarak yüklenip. Tıpkı bir ülkenin huzurunu kaçıran örgütleri sınır hattından silip atmak için yapılan şafak operasyonları gibi, tam gece güne evrilirken, ufuklar aşkın rengine bürünürken ve ellerimiz tam bağrımıza çökmüş hasret alevlerinin üzerine bir battaniye gibi kapanırken.

Sen hiç alev alev yanan bir ev gördün mü? Ben gördüm. Hem de temellerinden tütüyordu dumanı. En derin yerlerinden başlamış, doğarken yanmış sanki ilk tuğlayı koyarken ustaların sigarasıyla tutuşmuş. O evin dumanları boğazımı düğümler, gözlerimi yaşartır. Odaları labirent olur ruhumu kıstırır. Çıkamam içimden kalırım oracıkta. Küçük bir kız çocuğu görüyorum evin salonunda, uyuyakalmış. Gerçi her gece el ayak çekildiğinde annesi salondaki yatağını hazırlar o küçük kızın. Yılları devirmiş bir çekyatın altından çıkartır yorganı, nevresimleri ve yastığı. Ev dört oda bir salon, küçük kız için bir oda bir salon var sadece. Siyah saçları balık sırtı örülmüş küçük kız, önce evin en geniş ve sessiz odasında, akşam saat sekizi gördü müydü olana bitene gözlerini kapatır. Sabaha kadar derin uykularda rüyaların arasında gezinir. Bir gece evin balkonundan kendini atmaya çalışan ruhlarla savaşır. Annesi baş ucunda bekliyor ki uyansın kızı. Meğer bir karabasan çökmüş de ağzını açıp yardım isteyememiş kimseden. Evi saran çığlıklarıyla gözlerini sonuna kadar açması ve sanki odadaki bütün oksijeni ciğerlerine tepmesi bir olur. Şaşkınlığını ve korkularını annesinin emniyetli sesine teslim eder, "Kızım..." anne kızının soluğunu alır, sinesinde eritir bir buzu suya dönüştürür sanki.

Söyle bakalım, sen hiç alevleri insanın boğazına kadar çıkan bir yangın gördün mü? Şehvetli gecelerinden veya gündüzlerinden arınmış bir yangının varsa göster bana eğer yoksa da bırak beni tek başıma kalabileyim. Çünkü senin erotik şiirlerin karşısında benim yüreğim toy kalır.

Ne bir karabasan gibi savunma mekanizmanı devre dışı bırakmaya niyetim var ne de seni kendime çekmeye. Beni gözlerimden okumaya çalışıyor olacak ki, Faruk Nafiz Çamlıbel'den bir şiir okuyor gözlerime bakarak. Tek eksiği var, yüreğimin üzerine örttüğüm hicap battaniyesini göremeyişi, yangının orta yerinde mahsur kalmış küçük bir kız çocuğunun çığlıklarını duyamayışı.


"Seni ben bekliyorum, göğsüm açık, bağrım açık;Hançer ol, göğsüme saplan; ecel ol, karşıma çık; 
Çalmamış bir gece madem ki felekten gönlüm,Gelecek, bari elinden dilerim gelsin ölüm. 
Toprağın rengi kanımdan kızarırken, yer yer,Uzanıp, sapsarı, son busemi koymazsam eğer  
O benim kalbimi göğsümden ayırmış çeliğe,Gezsin ismim yedi kat gökte bu gün kahpe diye, 
Beni kahretmeden alemde o bigane duruş,Bana sal yalvırırım pençeni ey yırtıcı kuş! 
İşte ben bekliyorum, göğsüm açık, bağrım açık;Hançer ol, göğsüme saplan; ecel ol, karşıma çık." 

Uzlet Türküsü

  Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...