![]() |
| Çizim: Burak Cem Erçel |
20 Ağustos 2022 Cumartesi
Neden Sonra?..
19 Ağustos 2022 Cuma
Dokunuşun Dramaturjisi: Arabada Kim Var?
Bir masa kaç farklı ele, yaşama, paraya, objeye tanıklık edebilir? Kaç yaşam kaç sokaktan geçen eski püskü bir arabaya sığabilir? Kaç arabaya sığabilir? Bir dostluk hangi apartman kapısının sınırında filizlenebilir? Bir araba kaç yaşama ev sahipliği edebilir? Kaçının yuvası olabilir? "bromance" soruyor tüm bunları. Belki sorduruyor seyircisine.
Bir şeyleri dönüştürmek her zaman mümkün. Dokunuşun dramaturjisi seyircisini arabadaki adamla tanıştırıyor.
Yapım 140 Journos'un YouTube içeriklerinden seyredilebilir. Bu yazıda Şafak Egemen Öztürk'ün yönetiminde çekilen bu kısa metrajlı film birkaç kare üzerinden değerlendirilecektir.
Genç yönetmenin açılış sahnesindeki tercihi dikkat çekici. Birbirinden farklı insan elleri karşılıyor seyirciyi. Bir masaya bırakılan çeşitli materyaller göze çarpıyor. En dikkat çekeni ise masanın üzerinde duran 50 Türk Lirası. Anlatının devamında bizi bekleyen Ömer Ceylan ve Samet Çağrı Işık arasında cereyan eden dostluk, öteki adıyla 'bromance' ile oldukça ilintili bir ayrıntı. Yaşamda kalma mücadelesi arasında birbirini bulan iki kişinin muhatabını bu keşmekeşten kurtaracak dokunuşlar yapması olarak özetlenebilir tüm öykü.
Dokunuş... Rüzgar gibi. Umut gibi. Dost gibi. Şefkat gibi. Anne gibi. Kucaklayan dokunuşlar. Kazmayı küreği yaktıran mart ayazına teslim edilmemiş begonviller. Bir elinde fırından taze çıkmış ekmekle tutar naylon poşetten, diğer eli bir mazlumun mabedinde. Kapısındadır. Merakla diker gözlerini içeriye. "Acaba iyi mi?" "İçeride mi? Dışarıda mı? Montu sırtında mı?" Güvenli ve kilitli kapıların ardında olabilmesi için bir dostun ellerine dokunmak... Paramparça yaşamları, lime lime edilmiş duyguları ve unutulmuşlukları top yekun alır da gidersen nereye kabul ederler sırtındaki onca yükle? Gel şimdi. Ay dede yıldızlı kara yorganını üzerimize örte dursun... Gel de seninle ışıkları içimizi ısıtan şu sokakta yürüyelim yan yana. Söyleşiriz biraz. Gölgeleriyle katılır bize ağaçlar. Bugün neler yaptığımızdan bahsederiz. Dallarına dokunur birer meyve düşürürüz. Bu gece nevalemiz doğadan...Dokunuşun Dramaturjisi
Işığı ile kamera açıları ile söylemleri ile büsbütün bir dokunuşun dramatujisini kuruyor Şafak Egemen. Açılış sahnesinin hemen ardından gelen kontağı çevrilmiş bu aracın ışıkları hiç yumuşak değil. Filmin kalanında tercih edilen ışıktan çok farklı. Yine sarı. Ancak bu defa çok kuvvetli ve göz alıcı. İçeride kimin olduğunu merak ettirir cinsten hatta. Arka çaprazındaki arabanın da ışıkları yanmaktadır bu sırada. Plaka okunmaz haldedir. Araç hangi numara ve harf kombinasyonları ile kayıtlıdır? Nereye aittir? Bilinmez.Sen bana bakmıyorsun. Ben ardındayım senin bro... Tam ardındayım. "Karşımdasın işte" Bro... "Bana bakmasan da oradasın..." Demir kapıyı az sonra kapatacağım ancak şimdilik; "...görüyorum seni." Bro... Ayrılık vakti geldi çoktan. Daha ne kadar arabadayım... Ben... Ömer ağabeyin... Ayda 500 belki üç ayda 750 lira ile buradayım. Sevgili Samet, önemli olan zamana bırakmak mı zamanla bırakmamak mı? Söylesene bro, zamanla bırakılmayan ne var yaşamlarımızda?
18 Ağustos 2022 Perşembe
Daha sonra...
Benden uzaklarda bir şeyler oluyor. Her defasında yenilenen bir yıkılışın öyküsü bu. Gözlerime geliyor geçmiş ve onun güzel enstantaneleri. Gözlerimden taşıyor. Sevginin onulmaz yaraları. Bir dert çöküyor. Bir pus sarıyor yaralarımı. Bu sabah kahvaltıda insan füme var. Param buna yetiyor anca. Başarısızlıklar. Düşmeler. En derinlerde seyreden her şeyimle karşındayken de beni sevebilir misin? Sevemedin. Çöküşüme gözlerini dikip öylece seyrettin. Kovdun evinden. Mabedinde bir gece korundum. Güvende olmak haddime değildi. Hatalıydım. Gözlerine geliyor mu? İçinden çıkamadığımı gördüğün sorunlarım. Yalnız bırakıp gittiğin zamanları anımsa. Sözlerinin cüretkarlığını gör. Kaybedersin beni. Biliyorsun ki uçmaya hazırdır kanatlarım. Ardından dönüp baktığında rüzgarın okşadığı tüylerime. Sonsuz huzurun beni kucakladığı ışıltılı ölüme. Herkes artık hak ettiği yerde. Herkes her an hak ettikleriyle. Kıymetini bildikleriyle. Söz gelimi işine geldiği kadar tutarsın yanında birini sen. Sonra. Bakarsın ki yaramıyor daha fazla. Görmezden gelirsin. Ona dair her şeyi. Ben yapmadım ki dersin. Ben bırakmadım ellerini. Ben yalnızlığına, açlığına, susuzluğuna, kimsesizliğine sebep olmadım.
Sen hiçbir şey yapmadın. Tacizcilerle el sıkışmadın. Gözlerimin önünde kimseyle nispet yapmadın. Ben görmedim seni. Hiç tanımadım. Tanımadım.
16 Ağustos 2022 Salı
Sonra...
Bir tüy olmak isterdim. Serçenin özgürlüğe açılan kahveli sarılı kanatlarında. Semayla karışırdım. Gözlerin mavi olurdu. O zaman. Güneşle doğar. Bulutlarla dönerdim. Giderdim. Buradan. Peşimden sapanla koşan çocuklar olurdu. Ben aldırmaz. Uçmaya devam ederdim. Sen söverdin. Uçurtmalarla dost olurduk. Ta ki zincirleri kırılana kadar. Çay tabağında biriken sigara küllerini yutarsan uğrardın bir kutu Marlboro'ya. Sen bir serçe olurdun. Kanadı kırılsa da umutla dans etmeye devam eden. Gökyüzünün sınırlarını aşmaya çalışır. Belki termosferden uzaya açılırdık. Ölürdük. Dirilirdik. Yeniden denerdik. Uçardık. Düşerdik. Kanardık. Susardık. Nefeslenirdik palmiyelerde. Islanırdık yağmurda. En kıyak sahilde cehennem kumlarına basar kurulanırdık. Arabaların camlarına, insanların kafalarına beyaz öpücükler kondururduk. Çatılarda uyuklar. Pencere önü saksılarında nevale arardık. Biz. Özgürlük Heykeli'ne konar... Her sabah aynı saatte işe gidenleri seyrederdik. Seninle. Ben. Kiminle? Sen. Nerede? Kimlerle? Bir vakit. Ihlamurlar çiçek açarsa. Yani belki. Ya da sarı mimozalar lavanta morunda açarsa. İşte o zaman. Biz. Seninle. Gezerdik. Ülke ülke. Bakardık. Suret suret. Konardık. Omuz omuz. Düşerdik. Sapan sapan. Uçardık. Çığlık çığlık. Yerleşirdik. Bahçe bahçe. Açardık. Çiçek çiçek. Göçerdik. Sonra...
3 Ağustos 2022 Çarşamba
O Gün
İstasyondaydı Ankara kalesi
İstasyondaydı tepeleri buz, tepeleri kar
Etekleri Cumhuriyet kentin dağları
Yıldızları alnına çakılmış o koca dağda
Kahve çekirdekleri kaynadı
Buharı uçtu, kahve taştı
Yamaçlarda bir cezve kahve
Er pişti
Buzları eridi
"Geri çekilin"
Kale burçlarında tek piyade kalmasın
Kahve kaynasın
Er kahvesidir
İçsin
7 Haziran 2022 Salı
Kayıp Kayık
Yalnız mavi Şile bezinden pantolonunu iki vuruş silkeledi. Getirdiğim eğri büğrü kalasları bitiştirmeye koyulduk. Kağıtlara yaptığı çizimleri gören topla tüfekle yeni bir savaşa katılacağımıza kanaat getirebilirdi. Ama Yalnız savaşmaz. Gözlerinde Haliç'in kadife suları köpürdü. Bakışlarına kızılca kan çöktü. Derin bir nefes aldı yalnız. "Gelmek zorunda değilsin." deyiverdi. Hani biz arkadaştık? Hani hep beraberdik biz... Yalnız matkabı kaptığı gibi iskelet için ilk delici dokunuşunu yaptı. Çivisi, matkabı, zımparası... Tırnaklarına talaş dolmaya başladı. Yalnız niçin bunu yaptığını asla söylemedi. Çekip gidecek oldum. Yardıma ihtiyacı vardı, biliyordum. En azından varlığımı hissetmenin ona iyi geleceğini biliyordum.
Yalnız iskeletin kurulması bir haftayı buldu. Yalnız durmadan, dinlenmeden ay boyunca kayık için çalıştı. Kimseden gelen telefonları açmıyordu. Çalan zil dikkat dağıtmasın diye de özellikle kapatıyordu. Gövde iyiden iyiye biçimine kavuşunca elyafla kundakladı. Ahşap plağını getirip mıh gibi çaktı. "Kokuyu alıyor musun?" dedi. Benim aldığım tek koku onun tenine en çok yakışan iyot kokusu, yosun bulaşmış olmalı ama kıyısına. "Bak." dedi. Kağıthane Deresi'ne döndü yüzünü. Derin bir nefes daha aldı. "Duyuyor musun kokuyu?" Gözlerimi kapattım. Yalnız almıyordum koku. İyot kokusundan başka koku yoktu burada. Yalnız "Evet, kokmuyor." dedi. Alaylı gülümsemesiyle kayığın son işlerini bitirmeye koyuldu.
Zımpara, macun, astar, macun, astar, macun, astar... Ma... "Sıkıldıysan gidebilirsin mahcup hissetme..." Cun... "İlgili değil gibisin çünkü..." As... "Asla gücenmem..." Tar... "Hangi tarafa döneceğim ilkin yüzümü biliyor musun?.." Kağıthane olduğunu düşünüyordum tabii... "Kağıthane'ye gidiyorum." O halde yolun açık olsun demekten başka ne düşerdi bana? Yalnız kayık ile açıldı o gün. Kağıthane'ye doğru... Yanına bir ağ aldı ve gitti hatta. "Ölü balık toplamaya." İmiş.. Ağı Kağıthane Deresi'ne çalacak imiş. Gitsin iki gözümün çiçeği. Nilüferler bıraksın ölü balıkların yerine.
8 Mayıs 2022 Pazar
"Üflediler Söndüm"
Rahmet Usta çadırından bir battaniye çıkardı. Kamp ateşinin yakınındaki temiz şiltenin üzerine bıraktı. Bir gözümle olanı biteni takip etmeye çalışıyordum ama ne mümkün Yalnız çoktan çepeçevre kuşatmıştı benliğimi. "Medet, mürvet ya Ali." Ağzımdan çıkanları duydu mu? Hiç yanıt vermedi. Dizlerime vurdum. Davul döver gibi dövdüm dizlerimi. Ölçüsü vardı bu vuruşların. Duymayı severdi o. Ritmi en çok benimle paylaşırdı. Tonu değiştirdim. Üslubu değiştirdim. Ağzı değiştirdim. Peşrev çalayım dedim. Din müziği sevmem halbuki. Yalnız'ın dinlediklerinden aklımda kalanlara uygun bir ritim tutturdum. İç geçirerek çimleri avuçladı yalnız. Bakışları yön değiştirip içimi yaksın diye bekledim. Bekledim ama ne çare. Yalnız için ben artık yoktum.
Son gidişinden bu yana hissizleşmiş olacak, şimdiye çoktan yanıt vermesi gerekirdi. Yalnız özlemezdi. Yalnız ağlamazdı. Yalnız sevmezdi. Yalnız hiç haklı da olmazdı. Yalnız dinlemezdi. Yalnız bakmazdı. Yalnız emek vermezdi. İtiraz etmezdi. Boyun da eğmezdi. Kırılmazdı o. Konu ne olursa olsun kendini anlatmaya uğraşmazdı. Yalnız her şeyin, tüm sevgilerin, öfkelerin, hasretlerin, hasetlerin, hıyanetlerin tam kıyısından akıp geçmesine izin verirdi. Mayıs'a inat esen kıştan bozma rüzgara teslim olmuş titriyordu yanımda. Şiltenin üzerindeki battaniyeyi almaya gittim. Döndüğümde Yalnız yerinde değildi. Çadırlara baktım. Bulamadım. Battaniyeyi şiltenin üzerine bıraktım. Gölün kenarına oturdum. Yalnız'ın ayak izlerinin geçtiği yerlere değil asla. Bulutlar karardı, kızdı, gürledi, döküldü üstümüze. Saatler birbirini kovaladı gece oldu. Sabah oldu. Günler deveran etti. Kamp ateşine defalarca üflediler söndü, yandı. Yalnız dışında herkes ateşin başına geldi oturdu..."
Çadırımın köşesinden aldığım küçük demir kase ile koyun çevresini saran ağaçlık alanı adımladım. Önümüzdeki bir iki gün tüm kamp grubuna yeterdi mayaladığım yoğurt. Firari af dilemek için yine gelir. Yeniden kavga ederiz, küseriz, sonra ben tası tarağı toplar giderim. Döner, deviniriz biz. Bir elimde demir kase bir elimde süt dolu şişelerle beni gördüklerinde kaybolmadığıma sevindiklerini anladım. Rahmet Usta'ya belirsiz bir baş selamı verip sütleri kaynattım. Firari yine ardıma düştü. Odun ateşinde kaynattığım sütlerin tencere kapaklarını açtı birer birer. Çiğ tanelerini soğuyan sütlere pay ettim. Sütün huzurunu kaçırmadan sardık sarmaladık. Mayayı rahatsız etmeyen adımlarla sessiz sedasız çıktık oradan.
Uzlet Türküsü
Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...









