Bir tüy olmak isterdim. Serçenin özgürlüğe açılan kahveli sarılı kanatlarında. Semayla karışırdım. Gözlerin mavi olurdu. O zaman. Güneşle doğar. Bulutlarla dönerdim. Giderdim. Buradan. Peşimden sapanla koşan çocuklar olurdu. Ben aldırmaz. Uçmaya devam ederdim. Sen söverdin. Uçurtmalarla dost olurduk. Ta ki zincirleri kırılana kadar. Çay tabağında biriken sigara küllerini yutarsan uğrardın bir kutu Marlboro'ya. Sen bir serçe olurdun. Kanadı kırılsa da umutla dans etmeye devam eden. Gökyüzünün sınırlarını aşmaya çalışır. Belki termosferden uzaya açılırdık. Ölürdük. Dirilirdik. Yeniden denerdik. Uçardık. Düşerdik. Kanardık. Susardık. Nefeslenirdik palmiyelerde. Islanırdık yağmurda. En kıyak sahilde cehennem kumlarına basar kurulanırdık. Arabaların camlarına, insanların kafalarına beyaz öpücükler kondururduk. Çatılarda uyuklar. Pencere önü saksılarında nevale arardık. Biz. Özgürlük Heykeli'ne konar... Her sabah aynı saatte işe gidenleri seyrederdik. Seninle. Ben. Kiminle? Sen. Nerede? Kimlerle? Bir vakit. Ihlamurlar çiçek açarsa. Yani belki. Ya da sarı mimozalar lavanta morunda açarsa. İşte o zaman. Biz. Seninle. Gezerdik. Ülke ülke. Bakardık. Suret suret. Konardık. Omuz omuz. Düşerdik. Sapan sapan. Uçardık. Çığlık çığlık. Yerleşirdik. Bahçe bahçe. Açardık. Çiçek çiçek. Göçerdik. Sonra...
16 Ağustos 2022 Salı
3 Ağustos 2022 Çarşamba
O Gün
İstasyondaydı Ankara kalesi
İstasyondaydı tepeleri buz, tepeleri kar
Etekleri Cumhuriyet kentin dağları
Yıldızları alnına çakılmış o koca dağda
Kahve çekirdekleri kaynadı
Buharı uçtu, kahve taştı
Yamaçlarda bir cezve kahve
Er pişti
Buzları eridi
"Geri çekilin"
Kale burçlarında tek piyade kalmasın
Kahve kaynasın
Er kahvesidir
İçsin
7 Haziran 2022 Salı
Kayıp Kayık
Yalnız mavi Şile bezinden pantolonunu iki vuruş silkeledi. Getirdiğim eğri büğrü kalasları bitiştirmeye koyulduk. Kağıtlara yaptığı çizimleri gören topla tüfekle yeni bir savaşa katılacağımıza kanaat getirebilirdi. Ama Yalnız savaşmaz. Gözlerinde Haliç'in kadife suları köpürdü. Bakışlarına kızılca kan çöktü. Derin bir nefes aldı yalnız. "Gelmek zorunda değilsin." deyiverdi. Hani biz arkadaştık? Hani hep beraberdik biz... Yalnız matkabı kaptığı gibi iskelet için ilk delici dokunuşunu yaptı. Çivisi, matkabı, zımparası... Tırnaklarına talaş dolmaya başladı. Yalnız niçin bunu yaptığını asla söylemedi. Çekip gidecek oldum. Yardıma ihtiyacı vardı, biliyordum. En azından varlığımı hissetmenin ona iyi geleceğini biliyordum.
Yalnız iskeletin kurulması bir haftayı buldu. Yalnız durmadan, dinlenmeden ay boyunca kayık için çalıştı. Kimseden gelen telefonları açmıyordu. Çalan zil dikkat dağıtmasın diye de özellikle kapatıyordu. Gövde iyiden iyiye biçimine kavuşunca elyafla kundakladı. Ahşap plağını getirip mıh gibi çaktı. "Kokuyu alıyor musun?" dedi. Benim aldığım tek koku onun tenine en çok yakışan iyot kokusu, yosun bulaşmış olmalı ama kıyısına. "Bak." dedi. Kağıthane Deresi'ne döndü yüzünü. Derin bir nefes daha aldı. "Duyuyor musun kokuyu?" Gözlerimi kapattım. Yalnız almıyordum koku. İyot kokusundan başka koku yoktu burada. Yalnız "Evet, kokmuyor." dedi. Alaylı gülümsemesiyle kayığın son işlerini bitirmeye koyuldu.
Zımpara, macun, astar, macun, astar, macun, astar... Ma... "Sıkıldıysan gidebilirsin mahcup hissetme..." Cun... "İlgili değil gibisin çünkü..." As... "Asla gücenmem..." Tar... "Hangi tarafa döneceğim ilkin yüzümü biliyor musun?.." Kağıthane olduğunu düşünüyordum tabii... "Kağıthane'ye gidiyorum." O halde yolun açık olsun demekten başka ne düşerdi bana? Yalnız kayık ile açıldı o gün. Kağıthane'ye doğru... Yanına bir ağ aldı ve gitti hatta. "Ölü balık toplamaya." İmiş.. Ağı Kağıthane Deresi'ne çalacak imiş. Gitsin iki gözümün çiçeği. Nilüferler bıraksın ölü balıkların yerine.
8 Mayıs 2022 Pazar
"Üflediler Söndüm"
Rahmet Usta çadırından bir battaniye çıkardı. Kamp ateşinin yakınındaki temiz şiltenin üzerine bıraktı. Bir gözümle olanı biteni takip etmeye çalışıyordum ama ne mümkün Yalnız çoktan çepeçevre kuşatmıştı benliğimi. "Medet, mürvet ya Ali." Ağzımdan çıkanları duydu mu? Hiç yanıt vermedi. Dizlerime vurdum. Davul döver gibi dövdüm dizlerimi. Ölçüsü vardı bu vuruşların. Duymayı severdi o. Ritmi en çok benimle paylaşırdı. Tonu değiştirdim. Üslubu değiştirdim. Ağzı değiştirdim. Peşrev çalayım dedim. Din müziği sevmem halbuki. Yalnız'ın dinlediklerinden aklımda kalanlara uygun bir ritim tutturdum. İç geçirerek çimleri avuçladı yalnız. Bakışları yön değiştirip içimi yaksın diye bekledim. Bekledim ama ne çare. Yalnız için ben artık yoktum.
Son gidişinden bu yana hissizleşmiş olacak, şimdiye çoktan yanıt vermesi gerekirdi. Yalnız özlemezdi. Yalnız ağlamazdı. Yalnız sevmezdi. Yalnız hiç haklı da olmazdı. Yalnız dinlemezdi. Yalnız bakmazdı. Yalnız emek vermezdi. İtiraz etmezdi. Boyun da eğmezdi. Kırılmazdı o. Konu ne olursa olsun kendini anlatmaya uğraşmazdı. Yalnız her şeyin, tüm sevgilerin, öfkelerin, hasretlerin, hasetlerin, hıyanetlerin tam kıyısından akıp geçmesine izin verirdi. Mayıs'a inat esen kıştan bozma rüzgara teslim olmuş titriyordu yanımda. Şiltenin üzerindeki battaniyeyi almaya gittim. Döndüğümde Yalnız yerinde değildi. Çadırlara baktım. Bulamadım. Battaniyeyi şiltenin üzerine bıraktım. Gölün kenarına oturdum. Yalnız'ın ayak izlerinin geçtiği yerlere değil asla. Bulutlar karardı, kızdı, gürledi, döküldü üstümüze. Saatler birbirini kovaladı gece oldu. Sabah oldu. Günler deveran etti. Kamp ateşine defalarca üflediler söndü, yandı. Yalnız dışında herkes ateşin başına geldi oturdu..."
Çadırımın köşesinden aldığım küçük demir kase ile koyun çevresini saran ağaçlık alanı adımladım. Önümüzdeki bir iki gün tüm kamp grubuna yeterdi mayaladığım yoğurt. Firari af dilemek için yine gelir. Yeniden kavga ederiz, küseriz, sonra ben tası tarağı toplar giderim. Döner, deviniriz biz. Bir elimde demir kase bir elimde süt dolu şişelerle beni gördüklerinde kaybolmadığıma sevindiklerini anladım. Rahmet Usta'ya belirsiz bir baş selamı verip sütleri kaynattım. Firari yine ardıma düştü. Odun ateşinde kaynattığım sütlerin tencere kapaklarını açtı birer birer. Çiğ tanelerini soğuyan sütlere pay ettim. Sütün huzurunu kaçırmadan sardık sarmaladık. Mayayı rahatsız etmeyen adımlarla sessiz sedasız çıktık oradan.
25 Nisan 2022 Pazartesi
Ulusal Miyoplar Günümüz Kutlu Olsun
Sen de beni aldattın ama
Ben seni senden daha çok
Aldattım
Ben seni ağlattım
Sen beni ağlatmadın hiç
Ben seni beni senden daha çok
Ağlattım
Aldattım
Ben seni sevmedim
Sen de beni sevmedin
Biz hiç aşık olmadık
Biz hiç dokunmadık
Birbirimize, gönül teline
Sevmedik
Biz hiç olmadık
Aslında hiç yoktuk
Suriye hiç bombalanmadı
Esad hiç yeraltı hapishaneleri kurmadı
Fırınlarda pişmedi mücahitler
Ukraynalılar akın akın girmedi hiç Öyropa'ya
Metrolarda yatıp uyumadılar
Gezi hiç yaşanmadı
15 Temmuz'da insanlar avlanmadı
Biz keklik olduk
Avlandık, çantalara girdik
Seninle
Aşk hiç yaşanmadı
Acı hiç çekilmedi dünyada
Neandertaller yok olmadı hiç
Sapiens ataların ateşi hiç sönmedi
Biz hiç insan olmadık
Oyunlar kurmadık
Kurduğumuz oyunları bozmadık
Kumdan kalelerim yıkılmadı hiç
Hiç deniz kabuklarım kırılmadı
Kumlara umarsızca basanlara hiç gıcık olmadım
Pazartesi başlayıp salı günü biten diyetlere hiç başlamadım
Sen hiç olmadın
Ben seni hiç bulmadım
Hiç miyop olmadım
Görmedim seni hiç
Hiç
15 Mart 2022 Salı
Kültürkent Kütürtüsüne Bir Çift Özge Söz
Bu gece sana inanmakta zorlanmayacağın yalanlar sıralamak isterim. İçinde bolca spekülasyon, önü sonu gelmez dedikodular olsun. Beni ulu orta rezil edeceğin yalanlar söylemek isterim sana ancak… Ancak aşkımdan daha inandırıcı bir başka yalana henüz dilim varmıyor. Sen git… me. Davarlar gibi meleyeyim mi? Git… Sen git… me. Me… Me… Sen… Me… Me… Mele… K… Melek… Me… Too… O… Tool… Gol…
Düşlere
düşen sevdanın dile düşemediğini görmek buruk yutkunmaları doğurmuyor mu?
Söyle?.. Hem sen ne bilirsin, senin yokluğunda eksilenleri, benliğimi soyup
soğana çeviren soğuk kıştan bozma bahar gecelerini ne anlarsın sen?
Gözyaşlarında ısınan insanların kaçak titreyişlerini, iç çekerek bir köşeye
sinip susuşlarını ne anlarsın?
Söylesene,
sevda soyunmak değil mi?.. Tüm benliğin soyunması değil mi? Zırhını bırakan
sipahi kaplumbağa şimdi insan. Hem dili yok. Hem ağzı yok. Hem kolları yok. Hem
zırhı yok. Hem çaresi yok. Hem aşıkı yok. Hem maskeleri yok. Hem beni yok.
Benlerini doktoruna aldırmış. Cildiyeye görünmüş.
Sözün
seyrine mitostan başlamalı. İnanacağı yalanları olmalı insanın. Sana söyleyip
inandıramadığım mitlere, eposun Ortadoğu’da Allahu Ekber nidalarıyla kopardığı
kafalara, benim sana hiçbir dayanak bulmadan kaptırdığım logosa dayandıralım
sözlerimizi. Normalleştirelim şu deliliğimizi… Ah, dur, dur, biz diye bir özneyi kuracak
hiçbir ortaklığımız kalmadı değil mi? Sevdiğim insanları dahi benden
uzaklaştıracak kadar acımasızlaşmış olamazsın değil mi? Hiç tanımadığım insanları
bana kötülediğin, onları yaftaladığın gibi beni de yaftaladın biliyorum. Hem
normalleşecek tek deliliği sen yapabilirsin…
Neticede
kabuğun içinde ne vardıysa görmüştün. Zayıf dokuyu senden iyi tanıyan yok.
Senden iyi vuracak kimse yok yaralı taraflarıma. Şimdi üzerime hangi piyonunu
yollayacağını düşünüyorum sana bunları yazarken. Asla okumayacaksın. Biliyorum
gözlerinin ucu bile değmeyecek bu satırlara. Bana bunun rahatlığı yeter.
Benliğimin eriyip yeni bir biçime bürünmesi de ayrıca eğlendirecek beni. Senin
benimle ve diğer kurbanlarınla eğlendiğin kadar olmaz, olamaz. Ama işte… İşte
bir nebze olsun eğlendirecek…
Senin
için insanlar hep istediğin biçimi vereceğin hamurlar olmalı. Hamur demişken,
artık geceleri un temelli besinleri iştahla tüketir oldum. Kurbanına son
gücüyla atılan arslan gibi… Ama bu süreç geçici… Biliyorum. Oyun bitene kadar
iştahla oyna onlarla. Tüm piyonlarınla, oyun hamurlarınla… Korkusuzca öne sür. Karşı
takıma yem olarak sun. Sonra öncü kuvvet olarak yolla. Sen kur. Kur ve
diğerleri oynasın. Ancak ben, senin kurduğun oyunda yokum. Biliyorum, ben bitti
demeden bitmez diyorsun. Kuyruğumdan tutup kendine çekeceğin günü iştahla
bekliyorsun. Savaş boyalarımı suratıma sürüp seni karşılamamı bekliyorsun ama
böyle bir sahne olmayacak.
Ben
seni yazarım sadece. Sonra silerim. Sonra yeniden yazarım. Silerim. Unuturum. Hatırlarım.
Sonra duvarları seyreder ağlarım. Bluzumun koluna burnumu silerim. Uyumadan
bluzu çamaşır makinesine atmayı düşünür, gözlerimin yorgunluğundan unuturum.
Birkaç aylık akibetindir bu aynı zamanda; önce kollarına düşüp döküldüm sana,
sonra kirlendin, ben, ben kirlettim seni, sen pir-ü pak idin, zayıf-ü nizaf
idin, ben, ben sırtına çok şey yükledim, çok şey, öd, ev… Ş, ey, çok, çok an…
Duy… u… gu… Çok anlam… Unutulması gereken anlamlar yükledim sana… Sonra, pasaklı
bir uykunun sabahında ağır ağır uyanırım. Kahve kaynatacak gücü bulabilirsem ne
mutlu. Bileğimden sarkan cezvede gözlerim taşar bu sabah.
Yaşamın
ağırlığı çöker mi ben ağlarsam senin de omuzlarına? Belki gururlu bir gövdeyle
muzaffer bakışlar atarsın. Bakmak için gözlerini bana doğru çevirmek zorunda
olduğunun altını çizerim. Bence iyi bir düşünce değil. E, adam, kim kimi öperse
artık. Seni öperken de daralırdı benim içim. Seni severken de dar gelirdi ya…
Şimdi gel, gel vur yine en ince yerine baltanı, bal, tanı, balata, balat, ana,
baltalı, alta, tanış, alış, ballı, ulak, tan, ışıl, ulaş, aşağı… lık... şu
sözlerimin. Hiç sorun değil, biliyorsun, ben giderim. Ama ben gidersem kıs kıs
gülerek bıyık altından kiminle dalga geçeceksin?.. Gitmeme izin vermeyeceğini,
beni bu cehenneme hapsetmekten ayrıca zevk alacağını biliyorum.
Sana
dair hiçbir şeyi artık görmek istemiyorum. Bu satırları, arkadaşlarınla
güldüğün konuşmaları, rezilden öte ahlakını, şımarıklığını, aşktan anlamayan,
yaş odunu mumla aratır o ruhunu… Asla dokunmadığım, dokunmamın mümkün
olmadığını bildiğim tenini… Muhtemelen adıma mıh gibi çaktığın, insanlara
çaktırdığın, olumsuz yaftaları, aynadaki suretimi; seni anımsatan her şeyi
kütür kütür yakarım. Sonra şapkamı takarım, kısa Camel’ımı ağzıma alır sırtımı
döner giderim. Ruhumu öpüşün hariç her şeyi, tüm öpüşleri kültür kent ateşinin kütürtülerinde
bırakırım. Özgece sevdaya düşmek nedir an… an… an… larsın… Kalaba… lık… tan…
kal… aba… kala… bık… bak… uza… k…
7 Mart 2022 Pazartesi
Pencere
Uzlet Türküsü
Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...
-
The New Yorker'dan... Tomris Yaşam'ın evinden çıktı. Şapkasının tüyünü okşadı. Yakalarını sıkıca kavradı. Tek tek düğmelerini yoklad...
-
Bu yazı 8 Şubat 2019 günü YeniBirlik Gazetesi Kültür&Sanat sayfasında denk geldiğim 'Töre' Leyla Gencer sahnesinde başlıklı h...
-
Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...

