19 Nisan 2020 Pazar

Doğanın Ahengine Kulak Ver


Hz. Adem ve Havva dünyaya geldiğinde nasıl bir tabloyla karşı karşıyaydı? Aklımızın alamayacağı kadar berrak suların ve bakir ormanların egemenliğine bakıp “Cennet varken burası da ne amaçla yaratılmış ola ki?” Demiştir belki de. Bugün biz görsek küçük dilimizi yutardık hal bu ki.

Ağaç yapraklarından elbiseler yapmayı, zehirli yılanlarla, dinozorlarla, mamutlarla aynı ormanda uyumayı, aynı nehirde yıkanmayı kaçımız isterdik? Haydi ellerimizle kurduğumuz koca Matrix’e meydan okuyalım! Küresel bir ayaklanma başlatalım ve ilkel yaşama geri dönelim. İnsanın ilk yuvası olan ormanlarımıza gidelim.

Değil fabrikaların atıklarından zehirlenen canlıların varlığı, tarımın bile çok uzak bir ihtimal olduğu dönemlere yolculuk edelim. Kaçımız cesaret edebilir yeşilin, mavinin, insanın, canlının en ilkel haline dönmeye? Ve kaçımız başarabilir bu ilkelliği? Ayrıca çok merak ediyorum Greenpeace acaba bu fikre ne der?..



Estetik ve İkizi
Vahşi ve ilkel dünyanın eşsiz estetiğini görmezden gelen yeni bir dünyada yaşıyoruz artık. Oysa ki Tiyatro ve İkizi adlı yapıtında Antonin Artaud bunun tam tersini savunuyor. Ona göre vahşilik tiyatronun ikizidir. İnsanın ilkelliği göz yumulacak bir gerçek olamaz.

Tiyatral estetik özdeşleşme ve başkalaşma deneyimi sağlandıkça başarılı olabilir. Bu da ancak sahnede görsel şamata, renk ve ışık oyunları, duyuları zorlayan ve güçlü sonik titreşimler, magnetik yoğunlaşmalar, çıkış yeri belirsiz yankılar, çığlıklar, iniltiler ile sağlanabilir. Böylece vahşi estetik insan duyuları üzerinde etkinlik kazanır.

İlkel Estetik
İnsanın içinde bir yerlerde sürekli kuluçkada bekleyen yabanıllığı ile yüzleşmesi gerekiyor. Çünkü ilkellik sahte ve hayali, sadra şifa olmayan birşey değildir. Bilakis bununla yüzleşmek hepimiz için faydalı olacaktır.

Son zamanlarda dikkatimi çeken Alman müzik grubu Faun bu konuda çok başarılı. İlkel, temel ve rastgele bir estetik anlayışını sunuyor dinleyenlerine. Yarı insan yarı keçi bir yaratık olan Faun’un ismini almaları ise bunu ortaya açıkça koyuyor. Özellikle Almanca’nın kendine has dil estetiği ile birleşince metal ve beton yığınlarına hapsolmuş hayatlarımızdan koparıyor bizi.

Oomph! adlı rock grubunun Labyrinth adlı klibinde de labirente sıkışmış küçük bir kız gösterilmektedir. Koridorlarda birçok kapı ve oda olmasına rağmen labirentten kaçamaz. Bu gerilim tanıdıktır! Çağdaş yaşamın insana yutturduğu birçok şeyden kaçamayışımız ile özdeştir klibin çatışması.

Seçme hakkını kullanabilirsin ama çıkamazsın çünkü benim esirimsin diyen sistemin kurbanlarıyız. İlkelliğin ve özgürlüğün artık çok uzağındayız. Küresel köy dediğimiz ama hiç de köye benzemeyen bir yerde hapis yatıyoruz. “Labirentteyiz”. İnceltilmiş zevklerin, işlenmiş etlerin, salgın hastalıkların, hastane koridorlarının mahkumuyuz. Gökle beraber nefes alan değil göğü delen adamlarız artık.

İlkel Dil Estetiği: Türkçe ve Almanca

Dilbilim teorilerinden biri doğadaki seslerin taklit edilmesi yoluyla dillerin ortaya çıktığını öne sürer. Bu açıdan ilkel estetiğin birçok dilde de var olduğunu görebiliriz ama ben özellikle iki dil üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan birincisi Alman Dili. Kimilerinin çok kaba dediği Almanca dil estetiği ile ilkelliğin fonetik damgasıdır. Ancak bir dil daha var ki kültür felsefesi ile de yaşam pratikleri ile de ilkellikle medeniyeti nasıl buluşturduğunu çok güzel gösteriyor.

Eski Türkçe’nin fonetik yapısı doğal seslerde olduğu gibi, “kaba”. Bu da değineceğimiz ikinci dil. Törpülenmemiş ve kendiliğinden gelişmiş ilkel bir estetiği barındırıyor Türkçe. Bu açıdan iki dilin de estetik kodlarında acaba bir benzerlik olabilir mi? Doğadaki kabalığın, yabanlığın ve rastgeleliğin seslerde yankılandığı bu iki dil tam da Artaud’un bahsettiği şeyi işaret ediyor.

Blok flüt ile sokaklarda çıplak ayak koşan çocuklar gibi vahşi ve törpülenmemiş. İstenmeyen kaba seslerden arındırılmamış diller. Ormanları önce yok edip arkasından da barışın rengini ormanlardan alan sivil toplum kuruluşları kurmak gibi, bir madalyon iki yüz çelişkisinden uzak. Olduğu gibi, kendi halinde ve iddiası da burada yatan bir estetik anlayışı.

Estetik Tornadan Geçirilmez
Bugün konuştuğumuz Türkçe ile Eski Türkçe arasındaki uçuruma baktığımda aklıma şu soru takılıyor. İddiasını ve güzelliğini ilkelliğinden alan dilimizi devam ettirmek varken neden törpüledik sürekli? Kendimizden niçin taviz verdik?


Şimdi soruyorum çünkü ayakkabılarımızı çıkarıp toprağa basalım istiyorum. Yani solucanlardan endişelenmeden ağaç kökleriyle sarılalım. Hz. Adem ve Havva’nın cennetten kovularak düştükleri yerde olsaydık muhtemelen korkacaktık çünkü.

Korkularımız bize milyon dolarlara silahlar yaptıracaktı. Ağaç gövdelerinin, deniz canlılarının gün gelip bizden intikam alacağını hiç hesaba katmayacaktık. Seçme hakkımız vardı ve biz onu kullanmıştık çoktan. Zaman ilerledikçe de ilkel ve vahşi olan her şey bize itici gelmeye başlayacaktı. Şimdi labirentin hangi kapısından girersek girelim ilkel estetik her zaman “kaba” olarak yaftalanacak.


23 Mart 2020 Pazartesi

"Yüz bin can oldu heba"

Son günlerde Corona salgını hepimizin gündeminde. Hızla yayılan bu hastalık insanları evlerine kapattı. İnsanlık doğadan çaldığı dengenin hesabını ödüyor bugünlerde.

Dünyada değişik zamanlarda ve değişik yerlerde salgınlar baş göstermiş. Ölenler olmuş, ölüleri soyanlar olmuş ama hayata kalanlara destek olanlar da olmuş. Yaşanılan zor günleri kayıtlara düşenler de tabii...

Bazı marketlerde maya bulunmuyor. Un bulunmuyor. Kuru bakliyat bulunmuyor. Oysa eve misafir de gelmeyecek, sosyal izolasyondayız. Herkes kendini çok güvendiği evlerine kapattı. Halbuki daha birkaç ay önce göçük altında kalmaktan korkan da bizdik.

Ölümle satranç oynamak
Karantinalı günlerde izlenecek film arıyordum. Rastladığım güzel bir yapımdan bahsetmek istiyorum bugünkü yazımda; Det Sjunde Inseglet, Türkçesi ile Yedinci Mühür.

Ingmar Bergman tarafından çekilmiş 1957 İsveç yapımlı bir film. Aynı yıl Cannes'tan Jüri Özel Ödülü de almıştı Bergman Yedinci Mühür ile.

Vebanın her yeri sardığı bir zamanda geçiyor film. Ölümün insanların teninde soluklandığı bir dönemde. Ölüm ile satranç oynayan bir Haçlı şövalyesi ile karşılaşıyoruz.

Son günlerde dünya ölümle satranç oynuyor. Kimin kazanacağını film bize söylüyor tabii ki ama devletler sıkı tedbirler alıyor. Sanırım şimdilik ölümü erteleyeceğiz.

"Öldürmek öpmektir"
İnsanlar sadece fiziksel biçimde mi ölür? Yoksa öldürmek öpmek midir? Sevgiden mülhem bir tarafı var mıdır? 

İnsanın elleriyle tahrip ettiği her şey gün gelip sözcüklerde mühürlenir. İşte o zaman neler olur? Kan kusan yaratıklara mı dönüşür herkes?

Pontypool, küçük bir kasabanın adıdır aslında. Ancak küçük bir kasabada garip şeyler olmayacağını kim söyleyebilir ki? Bruce McDonald sözcükler yoluyla bulaşan bir salgın hastalığı anlatıyor. Pontypool... Pontypo... Ponty... Pont... Po... Typoo...

Ölümle satranç oynayan insanların sadece başkalarının ölümüne neden olduğunu gözler önüne seriyor film. Tıpkı Lawrence ve Arabistan arasındaki "Kill is kiss" trajedisinde olduğu gibi.

Karantinalı günlerde Daniel Defoe'ya ve Veba Yılı Günlüğü'ne değinmeden yazımı bitirmeyeyim diyorum. Kitaptan bir dörtlükle veda ediyorum size.

"Yıl altmış beş, Londra,
Dehşetengiz bir veba,
Yüz bin can oldu heba,
Ben ise hala hayatta!"



14 Mart 2020 Cumartesi

Mühür: Tezer

Beşiktaş’tan evime doğru yola çıktım. Abbasağa yakınlarında eski bir gazeteciyle sohbetten evime dönüyorum. Kırmızı iki katlı İETT otobüsündeyim. Az sonra dökülecek izlenimi veren pencereler zangır zangır sarsılıyor. Gazi Mahallesi yakınlarındayım. Bir çöplük ve arkasında yarım kalmış inşaat bana bakıyor. Ben pencereden onları izliyorum. Araba manevra yapıyor, metro kazısı sona yaklaşmış. Çöplüğün kenarındaki, Mart’ın kazma kürek yaktıran havasına kanmış orta boylu şeftali ağacı, pembe çiçekler vermiş. Hangisi bu şehrin gerçeği henüz kestiremiyorum. Görüşmede konuşulan sahneler, off the record bilgiler geliyor aklıma. Beyoğlu sokaklarında yürüyen sarhoş bir kadın hayal ediyorum. Tıpkı şuradaki şeftali ağacı gibi buruk ve kaçıyor. Çöplüğün hemen kenarında açmış. Çöküntüleri metro kazısına eşdeğer; derin. Ne kadar anlatsa, bitmeyecek, haykırsa, sönmeyecek, kanayan, alev alev yanan bir yara. Bir yangın…

İşte bu kitap! Henüz okuyucuya kapılarını yeni açmışken bile, çöplüğün şeftali ağacına olan özlemi, kazı çukurunun ağaca hem çok yakın hem oldukça uzak durması, Özlü’nün dalgaların serin esintisine koşması gibi ve bize Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden çıkış biletini sunuyor. Gecenin en karanlık ve soğuk dakikalarını yaşatıyor adeta. Sevgisizliğin sonunu(!) Akdeniz’de getiriyor. Ilık ılık esen rüzgarların eşlik ettiği makiler canlanıyor. Kitap bittiğinde ısınıyor muyuz? Güneş doğuyor…

Eseri okurken önce yüzeydeki fikri takip ediyoruz. Kitabın kenarına ikinci okumada irili ufaklı notlar düşüyoruz. Eskiler buna derkenar dermiş, ben de geçen yıllarda öğrendim. Mesela bu kitabın sayfaları akarken, kitap mı okuyorum yoksa Özlü ile Taksim’in Cennet Bahçesi’nde portakal suyu mu yudumluyoruz ayırt edemiyorum. Fatih Çarşamba’nın şen sokaklarında hayatın akışkanlığına, bir çakıl taşının kayganlığına sessizce bakan, tıpkı kitabın kapağındaki gibi, sözcükleri kendine muhbir edinmiş, bir çift göz. Bazen çocukça, muzip...

Özlü henüz hayattayken yayınlanan üç kitabından biri, elimdeki mavi kapaklı eser. Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden önce hiç roman yazmadığı bilgisine ulaşıyorum. Edebiyatımızın lirik prensesi diye anılıyor bazı insanlar tarafından. Oysa kabarık etekli ceplerinde mendiller taşıyan ağlak bir kadından çok daha fazlası. Satır aralarına indiğinizde ölmeye yatabilirsiniz, kendinizi ölümü beklerken bulmanız muhtemel. Eser mi Özlü’yü anlatıyor yoksa Özlü mü eseri anlatıyor karar vermek güç. Yapıt ile müellif arasında kurulan ender bir vahdet haline tanık oluyoruz.

Bunni'nin yeşil ipeklisinin sandıkta durması rahatsız ediyor. Cenaze başında Süm ile iç geçiriyoruz. Ne olacaksam eksiksiz olmak isterim, diye cevaplıyoruz dünyanın bize sunduklarını. Eski kıyafetleri, kötü kokan yemekleri, düzensizliği, ölümü değil bütün bunlara rağmen hayatın bize sunduğu nimetlere gözlerimizi kapatmadan normal ölümü bekliyoruz.

Özlü hiç intihar etmiş midir? Yurt dışında okuduğu dönemlerde çeşitli hastanelere yatırılıyor çıkarılıyor ama akciğer kanserinden hayata gözlerini yumuyor. Genç yaşta. Babası Sabih Özlü, sosyal bilgiler öğretmeni. Kendi halinde bir adam olduğu hakkında rivayetler var. İncirlerle doldurulmuş bir tabak gibi durgun. Sevdiklerine kendini ve içindekileri sunmayı görev edinmiş.

Yapıtın cinselliğe yaklaşım tarzı eleştiri alıyor. Aslında yapıt bundan çok daha fazlasını ihtiva ediyor. Satır aralarında, Özlü’nün yaşamından, birebir olmasa da gerçeğe son derece yakın sahneler çiziliyor. Özne ve nesne arkasındaki diyalektiğe odaklandığımızda, bize çok şey öğretebilir. Özlü’nün ağabeyi, eşi, anne ve babası ne yapmış? Kızmışlar mı? Bunlar mevzunun dedikodu tarafı olmakla beraber hayat, intihar ve yaşama tutunma arayışları arasında. Ve hastane koridorlarında. Koşarak çevremizi sarıp sarmalıyor. Ölüm gerçeğini görürüz. Ahlak ile ahlaksızlığın, sağ ile solun, sevgi ile sevgisizliğin, aile ile bireyin, itaat ile isyanın, sorumluluklar ile boş vermişliklerin, siyah ile beyazın, gece ile gündüzün, ev ile sokakların, Akdeniz ile gökyüzünün, delilik ile aklın tam ortasındayız. Araftayız. 'Ben'deyiz. Çünkü Tezer hiçbir yere ait olamayanların yazarı.

"Babamla annem arasında hiçbir sıcaklık, hiçbir sevgi yok gibi. Annem onu erkek olarak hiç sevmediğini her davranışıyla belli ediyor. Bütün küçük burjuvalar gibi sorumlulukların zorunluluğu ile bağlılar birbirlerine. Her sabah ve her gece öylesine sevgisiz ki."

Hemen hemen bütün kadın yazarların kendini merkeze alarak yazdığını dile getiren eleştirmenler tarafından Özlü "yazın mührü olan kadınlardan" şeklinde tanımlanıyor. Oysa kendi tecrübesini merkeze almayan insan var mıdır ki bir yazar olsun?

Araf 26 Mart 2019 14 Mart 2020

2 Mart 2020 Pazartesi

Kitaplık'tan Bir Gemideyiz

Her hafta Cuma günü Kitaplık'tan bir gemi ile engin sulara açılıyoruz. Bu hafta Cuma akşamı saat 18.00'de Tezer Özlü konuşacağız.

Dinlemek için: http://radyo.medipol.edu.tr/

Esen kalın...

24 Aralık 2019 Salı

Duman

Zaman, artık eskiden olduğu gibi ağırdan almıyor, demişti bir büyüğüm. Evet, gittikçe hızlanıyor, hızlandıkça da bizleri yutuyor bu mefhum. Özellikle de dış dünya ile bağlantımız arttıkça daha da hızlanıyor.

Bozuk paraları harcar gibi harcıyoruz zamanımızı. Geleceğe dair belirgin planlarımız olmadan kayıp gidiyor ellerimizden dakikalar, saatler, günler, aylar... Oysa ne kadar kıymetli bir şey...

Galiba hata ettiğimizi anlamak ve zamanımızı hesaplı kullanmak için yaşımızın ilerlemesi gerekiyor, biz gençlerin. Günün birinde geri dönüp baktığımızda keşke şuna da vakit ayırsaydım diyen orta yaşlı ve yaşlı tanıdıklarımıza benzememek için erkenden gelen bir farkındalığa ihtiyacımız var.  Erkenden de değil aslında. Tam yeri ve zamanında gelmiş olacak, idrak ettiğimizde. Hak ettiğimiz kadar pişman olacağız demektir bu yani hakkımız neyse zaman bize onu verecek. Burada birbirinin içine geçmiş zincir halkaları mevcut. Fakat bu halkaların en başında idrak, şuur, bilinç diyebileceğimiz yetenekler yer alıyor. Zamanı yönetememenin ve pişmanlığın en büyük panzehri akıl olmalı... Amaca yönelik gerçekleştirilen eylemler ile eğlencelerimizi bile beslenebileceğimiz bir yapıda kursak mesela... Boş vakit kavramını belleklerimizden çıkarıp daima yenilenme düsturuna geçsek... Belki kendimize ve kendimizden sonraki insanlara yani geleceğe bir 'şey'ler bırakabiliriz?..

Bir insanın kendisini ölüme götüren sigarasını yakması gibi zamanımızın aleyhimize işlemesi sigarayı yakan bilince bağlı. Aynı insan, dumanı ciğerlerine çekmeye de bilirdi? Ölüme davetiye çıkartacağını bildiği halde bunu yapıyor olması zamanı düşmanı haline getirmesi demek olmuyor mu? Belki anlık zevklerimizi ve ihtiyaçlarımızı ayırt etmek için bir turnusol kağıdına ihtiyacımız vardır. Böylece düşkünlüklerden bilgeliğe giden bir yol inşa edebiliriz belki?.. Hiç sigara içmeyen birisi için duman ihtiyaç mıdır?

11 Aralık 2019 Çarşamba

Bereket

Çimleri süpürüp gelen rüzgar
Uzaklardan getirir bir haber
Güneşin kaçırdığı gecelere refakat ederken dolunay
Ve dereler akşamı yarıp gelirken
Çimleri süpürüp gelen rüzgara karışır
Zaman gibi
Güneş de ay da birbirini takip eder
Ayşe, Fatma ananın eli bereketi gibi

Mürüvvetmend

4 Ekim 2019 Cuma

Uyandırma Seansı

Yerinden kalkıyor ve masanın köşesindeki bilgisayarımdan bir parça açıyor. Yumuşak başlayan müzik gittikçe keskinleşiyor. Dünyanın bir bebeğe uçuşan melekler olarak görünmesi gibi... Büyüyoruz... Ve... Melekler balıklara dönüşüyor. Bazıları köpek balıklarına dönüyor.
Birileri şeytanı canlandırmak zorunda. Sağa ve sola yaylanarak odanın içerisinde yürümeyi deniyor. Kollarıyla önce yarım daireler çiziyor. Ardından yükselen tını ile beraber yerinde dönüyor. Kollarını döngünün esintisine emanet ediyor. O dönüyor... Dünya dönüyor... Gezegenler dönüyor... Ve ben... Dönüyorum... Omuzlarında türemiş umut çiçekleri var. Yerle bir olacak bu buz dağının yamaçlarındaki küçük gelincikleri andırıyor. Buz dağlarında gelincikler açabilir mi?.. Haydi söyle! Buz tutmuş bir ruhta çiçek açabilir mi?.. Omuzları ile geriye doğru oval hareketler yapmayı deniyor, beceriksiz. Sonunda dengemizi kaybedip yere kapaklanıyoruz. Kahkahalar patlatıyoruz halının ortasında. Memleketin göbeğinde bombalar patlar gibi... Acımasızca gülüyoruz... Şarkıya bir yerde eşlik ediyor Reyhan. "I will lead you to a better place"... İçimdeki şeytanı öldürmedim henüz... O ise daha iyi bir yere ulaşmak için çağırıyor. Beni çağırıyor. Beni... Belki seni ve suçlu ellerini... Şeytanını çağırıyor. Katilini çağırıyor. Seni çağırıyor. Riyakarlığını çağırıyor. Adalet terazisinin öbür tarafında olsa hiç yakalanmayacak kadar 'asil' olduğun için seni. Evet seni çağırıyor hıyar ağası. Themis'in buz kesmiş duygularında bulduğu için beni... Kan kokan sokaklardan çekmek için beni günahlarına ceza kesmek için seni... Cennete çağırıyor ama şeytan cennete giremez ki?.. Daha iyi bir yere gidelim istiyor. Halbuki şu evin içi kadar rahat edebileceğim başka bir yer var mı? Gecenin karanlığı üzerimize çöküyor. Şeytana benziyoruz yahut karanlıktaki melekler şeytanlaşıyor. Bu gece köpek balıkları ile savaşacağız Reyhan. Kan akacak bu gece ve köpek balıkları kazanacak. Çığlıkları fezayı delip geçecek insanların kanı akacak Reyhan. Kan akacak bu gece... Ama kimin kanı?.. Tutalım çekelim o delikten. Kurtaracak kadar temizse ellerimiz. Hayır, bir kadın ölecek bu gece. Ve bu bir intihar olmayacak. Ben öleceğim Reyhan hissediyorum. Kalbim boşalıyor. "Free from the sorrows" Sesleri duyabiliyorsun değil mi? Hey sen!.. Çığlıklarımızı duyabiliyor musun? Elimden tutsan ve beni ışıklar ile yıkasan... Kulak ver. Köpek balıkları kazanacak diyorum. Kulak ver. Ellerim kirlenecek. Bıçağı bana ver. Ekmeği sen doğra. Bana bıçağı ver. Ellerim kirlenecek. Bana ver. Adalet ellerimin arasında. Namus dediğin beyin kıvrımlarımda. Buraya gel. Cezanı ben vereceğim. Yanıma gel. Cezanı vereceğim. İstediğini vermeyeceğim! Cezanı vereceğim. Temizlenemeyeceğimi biliyorum Reyhan... Çünkü göğsüm yarılalı, yüreğim kuruyalı çok vakit oldu. O masumiyete erişemeyeceğim asla. Cehennem kalbimi kora çevirdi. Alevler arasında küle döndüm. Yanmak için ölümü beklememizin ne anlamı var Reyhan? Bu kadar namussuzla aynı ortamı soluyamam. Gülümsemek sadakadır diyen dinin insanları birbirine tecavüz ederken, kul hakkı yerken, masumları katlederken, savaşırken, israf ederken, adaleti bozarken ben gülemeyeceğim Reyhan. Görüyorsun değil mi? Sadaka veremeyecek kadar fakiriz. Söyler misin? Kişi başına düşen milli gelirden çok mu yüksek bir yerde insanlığımız?
Dinleyecek gücünüz yok. İnsanlığınızın ardından küllerimi de savurun gitsin. Senin kadar içten gülemeyeceğim hiçbir zaman. İki yüzlü, yalancı ve küçük götlü bir solucan... Yaşamaktan, şu küçücük evden çıkmaktan, insanlarla konuşmaktan korkuyorum. Çıplak ayaklarıyla yanıma oturan o saf genç kız... Saç tokası İş çıkışıydı ben de peronlardan atladım bir otobüse eve gelme telaşıyla. Az sonra karalar içinde bir kadın bindi otobüse yanında çekiştirdiği bir genç kızla beraber. Genç kız demeye bin şahit... Saçlarını alnına çok yakın bir yerden lastik toka ile bağlamış, uzun basma eteğin üzerine ince bir hırka giymiş... Boynunda küçük bir çocuğun elinden çıkmış basit bir kolye ve ayakları çırılçıplak... Annesi arka koltuğa oturuyor. Havva ise tüm sessizliğiyle yanıma yerleşiyor. Çıplak ayakları sokağın bütün kirini toplamış. "Havva yanıma gel." diyor annesi. Genç kız omuz silkeleyerek isyankar bir çıkış yapıyor. Kulaklığımı takıyorum ve oynatma listemden rastgele bir parça seçiyorum. Parçanın ilk cümlesi neydi biliyor musun? "Her şeyi istediğimi söylüyorsun" Doğru tahmin ediyorsun, In Flames... Beni takip et diyorsun... Halbuki tam benim olduğum yerdesin. Umut istiyorsun, bende umut kalmadı Reyhan. Umudun neliğini tartışmamız gerekiyor seninle. Ardından yeni bir umuda gebe kalmalı dünya. Belki yüce dağların ardından yeni bir güneş doğar birgün ve tüm alem nizama duruverir. Belki senin rahmine düşer dünyayı kuşatır sonra. Havva mırıltılar çıkarıyor ağzından. Şarkı ufak tınılarda sürerken annesi susturmayı deniyor genç kızı. Sağ elini dudaklarıma uzatıyor. O gün makyajımı silmeden çıktım ofisten. Nefret ederek makyaj yapıyor küfürler sayarak siliyorum suratımdan. O gün unutmuşum işte... Havvacığım da beğenmiş rujumu. Belki yakıştığından, belki kendine yakışacağını düşündüğünden?.. Kim bilir? Annesi tutuyor kolundan genç kızı sürükleyerek indiriyor otobüsten. Kadın oldukça haklı. Bebeklerden bile medet umacak kadar ufalmış insanların arasında Havva'nın kırmızı ruj sürmek istemesi büyük ayıp. Ne de olsa tavuklar bile dişi değil mi?.. Bir tavuğa tecavüz edebilecek kadar yerlere düştü onurunuz değil mi? Belki hafif kız muamelesi görecek engellerine rağmen... Gerçekten merak ediyorum; algılarımızın bize biçtiği minicik alanı ve daha engelli olduğumuzu kabul edebilecek yüreğimiz var mı? "Yanıma gelsene niçin uzakta duruyorsun?" "Geliyorum." "Sen gelene kadar şarkı bitecek haydi biraz daha hızlı." Yaramaz kız çocuklarını andırıyor her hareketi. "Demin bir ses geldi kulağıma Ayral..." "Ayral iyi misin?" "İyi misin?" "İyiyim, ne dinlesek acaba şimdi?" "Evet!.." Kikirdeyerek yeni şarkıyı açıyor. Evim, yüreğim alevlerin içinde yeniden hayat buluyoruz birlikte. Reyhan'ın dokunuşları yaşamsal enerjiyi topluyor bir merkezde. Dağıtıyor var gücüyle tüm evrene. İyi ve kötü dinlemeden. Sarkan memesinden taşıyor koca evreni sarıveriyor oluk oluk süt. Varlık borçlanıyor ona.
"Dünyanın seslerini duyabiliyorum."

"Duvarlara kazıdığım işaretlere gömülü ruhumun enkazı."
"Bu işi biliyorsun güzellik."
Duvarlarda çocukluğumu anımsatan görüntüler belirip kayboluyor. Tıpkı titrek ışıklı bir fener gibi. Ne zaman gelip gideceği belli olmadan...
"Follow me, don't be afraid" "Hayır bu önceki parçanın sözleriydi."

"Olsun sen yine de takipte kal!"
Çocukluğumdan gelen sesleri acaba Reyhan da duyuyor mu? "Buradayım, korkma."


"Telefonum mu çaldı acaba?"

"Bilmiyorum ki kontrol et istersen."
"Bir bakalım..."
Girişteki koridora fırlatılmış bir yığın eşyanın içersindeki telefonuma bakıyorum. Ekran ışığı yanıyor. Alıp içeri geçiyorum. Kendimi bulduğum ilk koltuğa bırakıyorum. Bilgeciğim mesaj bırakmış. Ah acaba bu sefer ne için titizlendi? Öte yandan Reyhan meraklı bakışlarıyla yanıma yaklaşıyor.
"Ayral?.."
"Bir saniye."

Ses kaydını yeniden açıp dinliyorum. Yağmur'a ulaşamadığını ve merak ettiğini söylüyor. İyi şeyler olmadığına artık eminim. Nerede olabilir?.. Bilmiyorum... Tuşluyorum yanıtımı... Bilmiyorum...
"Ayral!"
"Bilmiyorum."

Geldiğim son nokta ne biliyor musun? Beyninin içinde yaşamaktan, kendini tezine adamaktan öteye gidememiş bir hiç... "Haydi biraz dinlenelim."

"Niçin yüzün asık? Bak ne güzel dans ediyoruz."
"Hayır dans etmiyoruz."
"Tut şöyle kolumdan."
"Anlamadım."
"Sen tut..."

"Şu nedir?"
"Bilgisayarı karıştırmadan önce izin alman gerekmez miydi?"
"Başlığını neden yazmadın?"
"Kadın cinayetleriyle alakalı canım. İlgini çekeceğini sanmam." "Neden?" "Kimse ilgilenmez böyle şeylerle Reyhancığım."
"BBC Türkçe'nin 2014 yılında yayınladığı bir video haberde bu cinayetler "Özellikle genç kızların ve kadınların, 'ailenin itibarını zedeledikleri' gerekçesiyle, akrabalarınca öldürülmesi." olarak tanımlanmıştır." "Sana kapat onu dedim!" Hışımla yumruklarımı havaya kaldırıyorum. Gözlerinde beliren korkuyu gördüğümde kendime geliyorum. "Bir kadını öldürmek için namus ve gelenekler yeterli midir?"
"Bilmiyorum sence?"
"İşte ben de bunu araştırıyorum."

Okumaya devam ediyor. "2000 yılı Birleşmiş Milletler Raporu'na göre her yıl en az 5 bin kişi töre cinayetlerine kurban gidiyor. Ancak insan hakları savunucuları bu sayının çok daha fazla olduğunda mutabık." "Kurbanların ortalama yaşı 23 diyordu aynı haberde." "Sadece kadınlar değil aynı zamanda erkekler de bu cinayetlere kurban gidiyordur bence."

"Evet, yaklaşık yüz maktulden onu erkek."
"Bir insan nasıl ailesinden birini öldürebilir?"
"Bazı feminist filozoflar cinsiyet belası diyor, bizdeki katmerli bela. Namus belası bu, intihar bile ettirir."
"Şark romantizmi, diyorsun."
"Kültürünün karanlığında boğulmak diyorum. Şark güneşin, kutlu günlerin, sevginin ve adaletin aynı bahçede boy verdiği bir dünya olmalı."
"Nasıl yani?"
"Kızlarını diri diri toprağa gömen adamlar artık namus diye uzatıyor namluyu." "Artık kalmamıştır böyleleri Ayral, çok karamsarsın."
"Bu beladan asla kurtulamayacağız Reyhan."
"Daha açık konuş."
"Davetsiz misafir gibi düşün. Biz tam yendik dediğimizde cahilliğin yeniden hortladığı bir memlekette yaşıyoruz."
"Ben vur dedim, sen öldürdün Ayral."

Gece iki buçukta kapı çalınıyor. Reyhan'a yanıt vermek yerine kapıya yöneliyorum. Dışarda kimsecikleri göremiyorum. Reyhan'ın ayak sesleri geliyor. Sağa bakıyorum, sola bakıyorum, merdivenleri bir iki basamak iniyorum... Yine de bulamıyorum kapıya vuranı. Biz yanıldık herhalde deyip geri dönüyorum. Reyhan elinde eski bir saç tokası ile bakıyor suratıma. "O nedir?"
"Ben de sana soracağım o nedir?"
"Saç tokası."
"Evet görüyorum."
"Bu bir saç tokası." "Senin mi?"
"Hayır, senin sandım ben de."
"Kimin o halde?"
"Bilmiyorum. Verir misin?"

Uzlet Türküsü

  Azık ettim geçmişi kendime Yolum uzun sırtım terli ama gözümde bir direnç var Yanımda bir buruk nota bir yarım güfte Tamam olmayı be...